Uzun zamandır aklımda olan ama yazmaya vakit bulamadığım bir sürü film var. Hepsini tek tek yazmaya ömrümün yettiğini düşünmediğim için bu kez değişiklik yapıp topluca birkaç tanesinden bahsedebilirim diye düşündüm. 


      İlk olarak Lucy ile başlıyorum. Kendileri güzel bir bilim kurgu filmiydi diyebilirim. Film Lucy`nin başının belaya girip kendini uyuşturucu mafyasının arasında bulmasıyla başlar. Dünyanın dört bir yanına taşınacak olan uyuşturucu madde insanların karın bölgesine güzelce dikilip yerleştirilir. Bilim kurgusu da Lucy`nin içindeki uyuşturucunun kana karışmasıyla başlar. Uyuşturucunun etkisi insanların üzerinde deli gibi araştırmalar yaptığı insan beyninin yüzde yüz kullanımına olanak sağlıyor. Beyninizin minicik bir parçasını değil de hepsini kullanmak Lucy`de vücut buluyor. Scarlett Johansson`a bu filmde bayıldım. Çok iyi bir oyunculuk sergilemiş. Morgan Freeman ise her zamanki gibi filmda kendi tarzını yansıtmış.


      Bir bilim kurgu ile yoluma devam ediyorum. Transcendence filmi Johnny`nin hayat verdiği Dr. Will Caster karkterinin bir süper bilgisayar yapmaya çalışmasıyla başlar. İnsandan daha zeki bir bilgisayar üretmek için çalışırken, karşıt görüşlü bir grubun saldırısına uğrar. Bu saldırı onun hayallerine giden bir kapı açar. Çünkü ondan vazgeçmeyen karısı onu canlandırmakta kararlıdır. Süper bilgisayarımız olur ama işler azıcık çığırından çıkar. Bende daha fazla Johnny görmeliydik diye ağlanırım. Filmi o var diye izledim ama izlemesem filme haksızlık olurmuş. Güzel bir kurgu ve Rebecca Hall`ın iyi oyunculuk performansı için kesinlikle izlenir.


      The Imitation Game izlediklerim arasında en sevdiklerimden biridir. Alan Turing`in yaşamından uyarlanmış bir filmdir. Kendisi bilgisayarın günümüzdeki haline gelmesini sağlayan kilometre taşlarından birisidir. İkinci dünya savaşı sırasında Almanların şifreli haberleşme sistemini yaptığı makinayla- ki buna Turing makinası diyeceğiz- alt eden ve savaşın gidişatını değiştiren bir adamdır. Sayesinde ikinci dünya savaşının süresi kısalmış ve milyonlarca insan kurtulmuştur. Spiderman bile bu kadarını yapamaz hani. Benedict Cumberbatch yani namı değer Sherlock, Alan`ı canlandırmış. Biyografik hikayeleri sevdiğim için filmi daha çok sevdim. Ama izlenmeden geçilmeyecek güzel filmlerden biri olduğundan da belirtmeden geçmiyorum.


      İkinci Dünya Savaşı`ndan kapı açmışken hemen Fury`den bahsetmek istiyorum. Fury bir Amerikan tankı. Brad`in oynadığı çavuş tankı yönetmektedir. Almanların tankları Amerikan tanklarından üstünken bölgede sıcak çatışmalar hız kesmeden devam ediyor. Savaşın son ayları olmasına rağmen Almanlar hala güçlüdür. Az sayıda silah ve insan sayısıyla Almanlarla mücadele etmek ise zordur. Filmde doğal olarak bir kahramanlık durumunu anlatıyor. Temposu çok düşmeyen, savaş sahnelerinin ve savaş psikolojisinin yer yer görüldüğü bir yapım. Oyunculuk iyi tabi ki. Filmle ilgili sevmediğim tek şey ise sonu. İnsanlık ölmedi de on beş dakikada ne değişti diye de düşünmeden edemem. İçimde kana susamış biri var bu ara anlaşıldı.


     The Theory of Everything filmi İngiliz fizikçi ve bilimadamı Stephen Hawking`in hayatından uyarlanmıştır. Kariyerinin başlarında, aşık olduğu, Als hastalığının ilk ağır belirtilerinin başladığı dönemden itibaren anlatıma başlar. Yaşadığı sıkıntıları gösterirken özellikle özel hayatındaki zorlukları anlatıyor. Hastalıkla mücadelesini. Çoğu insanın çoktan pes edebileceği bir durumdayken yaşma ve düşünmeye karşı inadı insanı hayran bırakıyor. Eddie Redmayne ise efsanevi bir oyunculuk sergilemiş. Zaten kendisini de filmle duyup fark ettim. Filmle ilgili tek şu da olsa dediğim şey ise akademik hayatının daha fazla gösterilmesi idi. 


     Eğlenceli bir kitapla daha geldim. Malumunuz güldüren kitapları severim. Yazarın da okuduğum ilk kitabı. Kapağından vaat ediyordu eğlenceyi ben de dayanamadım. “inat uğruna evlenilir mi?” demiş kapakta. Ben yok dedim ama çiftimiz benimle aynı düşünmediği için iki deli arasında pinpon topuna dönüyoruz.


     Aktan ve Gecem birbirinden inatçı ve kör bir çiftimiz. Tüm arkadaşları onların sürekli didişmesine alışkın. Okuyucu sizde kendinizi Fight Club`ın sözlü versiyonuna hazırlanın. İkisinin de de bavul bavul laf var. Zaten başlarına ne geldiyse o çenelerinden ve inatlarından geldi. Bir tartışma sırasında inatlaşmaları onları bir evliliğe kadar getirir. Gecem pek önemsemese de Aktan bir taşla birkaç kuş vurmaya hazır bir avcı olarak işi ciddiye alır. Sonuç düğün. Zaten kitapta düğün sahnesinden başlıyor. Geri dönüşle de bu hale nasıl geldiklerinden bahsediyor.


     Gecem kapaktaki karakter ile birebir tasvir edilen bir doktor. İnatçı, akıllı, kurnaz, intikamcı, yaramaz ve daha bir sürü şey. Aşk hayatında, hayatta olduğu kadar ise cesur değil. Aktan`la bundan bir keç yıl önce denemişler ve sadece “bitti” mesajıyla ilişkileri yerle yeksan olmuş. Gecem o günden sonra Aktan`la zıtlaşmaya başlamış. Kitabın ilk sayfalarından öğrenebildiğimizde bu kadar.


      Aktan çapkın, haylaz, tatlı dilli, fevri, intikamcı ama hala aşık. Başarılı bir avukat, hoca. En sevdiği şey ise bizim kızılı delirtmek. En nefret ettiği şey çilek. Bir “Bitti” yazmış ve o günden sonra işler karışmış ve durulmak bilmemiş. Evlilikse onun birden fazla kuşu. Ama sanmayın ki Gecem o evlilikte Aktan`a ezilen bir tip olur. İşin güzel tarafı da bu. Hikayeyi olaylar sıradanlıktan kurtarmış. Kalıp olmuş hikayelerden sıyırmış. Yazar iki deli karakter malzemesini çok iyi değerlendirmiş. Hem bu Aktan`da kitaplarda gördüğümüz o tipik erkeklerden değil. Olabildiğince normal. Tam bir erkek beyni hani.


      Kitapta bolca eğlenceli yan karakter var. Gecem ve Aktan`ın anneleri tipik Türk annesi mantığı. Kolonyalarınızı ve dram çıtanızı hazırlayın. Aile ve sosyal politikalar bakanlığına bunlardan koysalar, problemsizlikten bakanlığa gerek kalmaz. Çiftin bir de ismini sayamadığım kadar bol arkadaşı var. Senin benim gibi iş, okul, çocukluk şu bu derken bir sürü isim oldu, bende oluruna bıraktım. Yalnız yan karakter deyip geçmemek lazım hepsinin kitabın eğlencesine katkısı bol.  


      Hoşuma giden yanlarından önce birkaç takıldığım kısımdan bahsetmek istiyorum. Zaman atlaması başta hoş dururken, o dönem içinde de geri dönüşlerden hoşlanmadım. Hoşlanmama sebebim ise olayının sonundan bahsedip hemen giriş kısmına alıyor. Giriş kısmı da sayfalarca sürmeyip iki sayfa sonra sonuca ulaşıyor. Bir sayfa öncesini terat okumak gibi oluyor ki, unutmaya fırsatımız bile olmamış oluyor. Neyse ki bu kitabın başlarında olurken devamında yoktu.


      Yazarın dilini sevdim, akıcı ve eğlendirici. Zorlatmadan okutuyor ve ağdalı dilden uzak durulmuş. Karakter bakış açısıyla yazılmış ve kitapta geçen karakterleri de kullanmaktan çekinmemiş. Farklı karakter geçişleri yaparken de bunu okura anında yansıtabilmiş. Birden fazla çift ve onların çeşitli problemlerini görürken, bunların kurgusal yaşam dışında da yaşanması kitaba gerçeklik katmış. Kadın aklı erkek aklı olayını bizlere eğlenceli bir şekilde sunmuş. En çok hoşuma giden kısmıysa kitabın sonunda onu destekleyen herkese kurgu içinde yer vermiş. Hepsinin sanırım Wattpad olacak kullanıcı adlarını yazmış. Bence çok hoş bir jest. Eğlenceli bir şey okuyup, kendinizi mutlu etmek isterseniz okumanızı tavsiye edebilirim. 

Uzun zamandır şarkı paylaşmadığımı fark ettim. Kardeşimin müzikale çalışıyorum diye bıktırdığı parçayı sizlerle paylaşıyorum.  If I were a rich man 




Ne kadar şey yazarsam yazayım ya da söylersem söyleyeyim olanların birini bile değiştirmeye gücüm yok. Korku filmi gibi ama olanlar geçek. Aklımdan geçense onun yerinde bende olabilirdim. Onun annesinin yaşadığı acıyı benim annem yaşayabilirdi. Bir insan bir insana bunu nasıl yapar ben anlamıyorum. Çok canice ve bunu yapanlar nasıl insan olur onu da anlamıyorum. Nasıl bu hale geldik onu da anlamıyorum. Meğer anlamadığım o kadar çok şey varmış ki. Ben bu ülkede doğdum. Ne yazık ki ben bu ülkede bir kadın olarak doğdum. Daha yedi sekiz yaşındayken anneme bu kızlarını böyle giydirme diyenler oldu biz güldük geçtik. Büyüdüm sonra bana mini etek giyme, dar pantolon giyme, aman yakası açık giyinme, aman şunu bunu yapma dediler. Ben yine umursamadım. Sonra bunları giymem halinde başıma gelen her şeyi hak ettiğimi düşünen bir olgu oluştu. Onların gözünde bedenim bir cinsel objeden başka bir şey değildi. Kadındım ve sınırlarımı bilmeliydim. Erkek egemenliği altında yaşamalıydım, onlar ne derse o olmalıydı. Uymayanlar sokak ortasında dövüldü, bıçaklandı. Sokak ortasında sözlü tacize uğradık, sesimizi çıkarmadan uzaklaştık. Kafa tutarsak daha fazla başımıza neler gelebileceğinden endişelendik, endişelendim. Toplu taşıma araçlarında, ıssız yollardan, havanın karamasından koktuk. Biz kadınlar korkularla büyütüldük. Benim annem her gün eve girene kadar endişeleniyor, aslında tüm anneler endişeleniyor. Ne yazık ki bazı anneleri tüm endişeleri kabusu oluyor. 5 yaşındaki kız çocuğu da, etek giyen kadında, başını kapatan kadında bu ülkede tacize uğruyor. Mini etek giydiysen giydiğin için suçlanıyorsun. Kapalıysan veya çocuksan sessizce üzerini örtüyorlar ki kolayca işin içinden sıyrılabilsinler. Zaten suçlu her halükarda sensin. Çünkü kadınsın. Erkeklerden tarafından psikolojik ve fiziksel tacizlere maruz kalıyoruz. Onları yetiştiren hemcinslerimiz bir yerlerde hata yapıyor. Bazı hemcinslerimiz yapılanları “hak etti” şeklinde yorumluyor, bazıları kendi hemcinsi için ağıza alınmayacak laflar söylüyor. Bunun dindar olup olmamayla, kadın veya erkek olup olmamayla alakası yok. İnsan olmak başka bir şey ve onlar anlayamadılar. Kızgınlığım bu çirkin şeyleri gerçekleştiren, onlara alkış tutan, haklı gören, ceza vermeyen herkese. Müslüman ol olma, erkek ol olma, neyi kimi destekliyorsan destekle umurumda değil. Umurumda olan tek şey gerçekten insan olup olmaman. Çocuklara dokunma, kadınlara dokunma. Tahrik ediyor bahanesi arkasına sığınma iğrençsin çünkü.

Gönül isterdi ki her zamanki gibi kitaplarımdan, filmlerimden bahsedeyim. Olmadı. Son dönemde kafamın içinde kocaman baskılar var. Giyinirken, gülerken üç defa düşünür oldum. Önceden umursamayan ben aman ne derler endişesine kapıldım. Salak bir iddiaya girdim kaybedince kafamdaki tabuları alt etmek için bir fotoğraf koymamı söyledi, ceza olarak gördüm. İki gün bitsin diye dua ettim, utandım. Neden mi? Biri bir laf eder, ayıp der, ahlaksız der diye çok endişelendim. Sonra bu olanları gördüm ve kendim için üzüldüm. Ne zamandan beri sindirilmeye bu kadar hazır oldum ben? Ne zamandır doğru olmadığını bildiğim halde boyun eğdim. Üzerimizde hissettiğimiz bu baskıya boyun eğdiğim için çok özür diliyorum. Ben o şortu sokakta da giyiyorum. Bu benim bedenim. Üzerine ne geçireceğimi kimseye sormak zorunda değilim.

Benim içini önemli olan “insan” olmaktır. Kadın bedenine saygı duyun. Kadınlara ve çocuklara dokunmayın. Dövmeyin, yaralamayın, taciz etmeyin, tecavüz etmeyin, suçlamayın, canlarına kast etmeyin. Tüm bunları yapıp bahaneler altına sığınmayın.

Özgecan Aslan Allah`tan rahmet,  ailesine ve tüm sevdiklerine sabır diliyorum.


Son bir kaç aydır mim konusunda kötüde olsam sonunda birini yaptım. Bu yüzden kendimle gurur duyuyorum. Kitap İklimi`ne mim için çok teşekkürler.

 Kitap okumak için evde belli bir yerin var mı?
Şu dünyada yataktan daha rahat olabilecek bir yer düşünemiyorum.

   Ayraç mı yoksa rastgele bir kağıt parçası mı?
İmkanlar neye müsaitse. Hiç birini bulamazsam hafıza kazıyorum mecbur.

   Kitap okumayı belirli bir zamanda mı durdurursun yoksa belirli bir bölümde ya da bölüm başında mı durdurursun? 
Mümkünse bölüm başında. Ama bendeki kız kardeş  elimde kitap görünce konuşmaya başlıyor. Sonuç olarak cümle bitmeden bile elimden bıraktığım oluyor.

   Okurken yemek yemek mi bir şeyler içmek mi? 
Oturuyorsam fark etmezde, yataktaysam annemin dökeceksin dırdırı ikisine de müsaade etmiyor. Sonuç olarak ikisi de kırk yılda bir.

     Kitap okurken televizyon seyretmek mi müzik dinlemek mi?
Müzik.

    Tek seferde bir kitap mı yoksa birden fazla kitap mı?
Hep iki. Felsefe kitaplarını bir ayda ancak bitirebiliyorum. Bazen iki ay.

  Okurken evde mi yoksa her yerde mi okumayı tercih edersin?
Evde okusam sadece şahane olurda, evde okumaya vaktim olmuyor. Eve iş götürenlerdenim. O yüzden genelde yollarda okuyorum ben.

     Kitabın, kafanın içinde yüksek sesle okunması mı yoksa sessizce okunması mı?
Yüksek seste.

  Önündeki sayfaları okur musun yoksa sayfaları atlar mısın?
Sıkıcılığa bağlı olarak, paragraf, sayfa hatta bölüm atlamaktan çekinmem.

    Ciltli kitap mı karton kitap mı?
Karton kitap. Ciltli kitap kitaplıkta güzel çantada ağır oluyor.

    Kitap yazıyor musun?

Hayır. Ben sonsuza dek okuyuculardanım.

Mimi kim yaptı yapmadı hiç bilmiyorum ama yapmadıysa Deeptone`dan rica ediyorum. 

      Bazı ön yargılarla yaşıyoruz, bazen sadece durduğumuz yerden bakıyoruz. Yazarımız Burçin öyle bir konu ele almış ki bir çoğumuzun bakmadığı bir noktadan bizlere koca bir pencere açmış. Bunu bir de öyle bir dille anlatmış ki “ilk kitabım bu azıcık dilde acemilik çekeyim” dememiş harika bir dil kullanmış. Kitapta en beğendiğim şey ne derseniz ciddi anlamda dili. Uzun zamandır okuduğum kitaplar arasında en en iyi dile sahip kitap olduğunu açık yüreklilikle söyleyebilirim. Galiba bu yüzden kitabı beş severken on sevdim. 


      Konuya gelirsem Selma 21 yaşına girdiği gece barda bir adamla tanışır. Adamdan oldukça etkilenir ama bir daha nerde bulsun nerde görsün onu. Üçüncü sınıf mimarlık öğrencisi olan Selma`nın kapısını staj derdi çalar. Annesi de önceden çalıştığı ailenin oğlundan kızı için ricada bulunur. Selma iş görüşmesi için gittiğinde ise barda gördüğü adamı patronu olarak bulur. Evet ondan etkilenmiştir ama Selim`le ilişkisi kocaman karışık bir yumaktan başka bir şey değildir. Çünkü bizim Selim evlidir.


     Kitap iki ayrı zaman dilimiyle akışıyla devam ediyor. Biri 2012 den başlarken, diğeri 2007 yılında tanışmalarından başlıyor. Bir tık şimdiden verirken hemen ardından geçmişe dönüyor. İki farklı kitap gibi aynı kitap. Birini okurken insanda diğerini merak ettirtiyor. Kitabı okurken değişmeyen tek şey ise Selime olan kızgınlığım oluyor. Bu da beni Selimi çekiştirmeye zorluyor. Selim görüp görebileceğiniz en ama en bencil adam. Tabi bir de kör ve sağır. Adama kendi sesini bile duymuyor. Adam zaten çelişkilerle dolu. Kızı seviyor evet çok seviyor ama yok olmayınca olmuyor. Kızı hem bu kadar üzüp hem nasıl onun üzülmesine bu kadar üzülürsün anlamam. Hem kıyamıyorum diyor hem de kızın boynuna ilmeği geçirip altındaki tabureye tekmeyi basıyor. 


     Selam ah Selma. Adama aşık hem de her şeyden kendinden vaz geçebilecek kadar. Hani insan ben bunu yapmam şunu yapmam der ya aşık olunca yapıyor işte. Selma`nın geçmişte yaşadıkları mı desem yaşayamadıkları mı desem onu Selim`e daha çok bağladı. İnanın sevilmeye aç doğası bir şekilde adama olan sevgisini daha çok besledi. Belki de bu kadar sevgiye aç olmasa bunlar olmazdı demeden edemiyorum. İnsanız  zaaflarımız var. Bazılarımız yenerken bazılarımız savruluyor. O savrulanlardan. Kalbinin sesini bastırmaya çalışı bastıramayanlardan. Yoksa kızda farkında adamın ne olduğunun. Hatalarını görüyor ona rağmen seviyordu. Çünkü onun için önemli olan hissettikleri. Adamı severken yaşadı duygular. Ama yalan yok benim tüm öfkem adama. Madem düzgün bir evliliğim yok diyorsun Ayten müsveddesiyle ne diye boşanmazsın. Kızda da var tabi suç. Azıcık sopanın ucunu gösterip çirkeflik yapsan ya. Bize öğretilen ikinci kadın öyle olmaz mıydı? 


     Kitap ikici bir kadının tarafından baktırtıyor olaylara. Kaldı ki bence cesaret isteyen bir konu seçilmiş. Bir taraftan geçmişle boğuşurken bir yandan yeni gelişen olayların merakında bırakıyor. Ama sırf olay ilerlesin diye olmadık dramlar, uzatma amaçlı olmadık sorunlar çıkartmamış yazar. Öyle  karakterleri bunun içine atayım şuradan çıkarayım derdi yok. Bende bu durumu açıkçası çok sevdim. Tüm o klasikleşmiş olay zincirinden bizleri kurtarmış. Bu bir yandan da tahmin olayının önünü kapatıyor. Yani şu olur bu olur diye ettiğiniz tahminler sizi yanıltıyor. 


      Kitapta en çok dili sevdim demiştim dimi. Dili sade oturmuş ve dolu. Her cümlenin içi dolu dolu. Üzerinde düşünülmüş, kendine çeken cümlelerden ibaret. Fazlaca derin bir sevgi, fedakarlık ve suskunluk barındırıyor cümleler. Kaçmalar kovalamacalar tüm o olaylar kitabın temposunu hep ayakta tutuyor. Kitapta sevmediğim tek şey Selim. Evet yazar bilerek böyle bir karakter yazmış ama bu adamla dışarda karşılaşsam arabayla çarpıp kaçarım, kıza yaptıkları yüzünden. Diyalog sayısı yönünden başlarda zayıf gelse de sonradan daha iyi bir hal aldı. Ben diyalog okumayı seviyorum malum. Kitabın yan karakterlerini çok sevdim. Özellikle Aylin için bir kitap beklentisine girdim. Ama bu kez komedi isterim. Çünkü karakter bunu vaat ediyor. Son olarak da ben bu kapağı çok sevdim. Kırmızının bu tonuna sahip kapaklar hep daha çekici gelmiştir.  Kitabı umarım okur ve seversiniz.. Bol okumalı günler.


     Arkadaşımın Mert Fırat hayranlığının ısrarına kapıldım oyuna giderken. Mert Fırat hayranlığım yoktur. Oyunu merak ettiğimden ve uzun zamandır da hiçbir oyun izlemediğimden gitmiştim. Ama oyuna da oyunculara da bayıldım. 


      Ortalama 75 dk olan oyunun konusuna gelirsek, Olivia ve Arthur sıradan güzel bir günde kendilerini parka atarlar. Olivia gazetesini karıştırır, Arthur sporunu yapar. Anlayacağınız parkın keyfini çıkaralım modundadır. Ardından sahneye Sınır Muhafızı gelir ve ikisinin arasına ülkenin yeni sınırını yerleştirir. Oyunumuzdan bu andan itibaren hareketlenir. Giriş kısmını kapatarak gelişmeye geçen oyun nasıl bitti anlamadım ben.


       Oyun farkında olduğumuz olmadığımız bir çok konuya değiniyor. Evet oyunda çok gülüyorsunuz ama gülerken her dakika dokundurulan noktaları düşünüyorsunuz. Hayatın ördüğü sınırları sorgulatırken, bir bakmışız çiftlerin sınırlara dayalı ilişkilerini, fedakarlık boyutlarını sorguluyorsunuz. Toplumun farklı kafalarından çıkan düşünce kalıplarını temsil eden karakterlerle karşı karşıya kalıyorsunuz. Bir taraf evrensellik, apolitiklik varken bir tarafta politiklik, dünyayla daha ilgili olma, bir tarafta otorite simgesi varken, bir tarafta ben otoriterelere bağlı yaşamak istemiyorum diyenler. Ben sadece yaşamak istiyorum, nefes almak, eğlenmek, düşünmek... Oyun boyunca görmezden geldiğiniz bir çok soruyu size sorduruyor. Ne kadar özgürüz, tüm bu sınırlara ihtiyaç var mı, otorite kim ve daha fazlası. Oyunda Olivia biz insanız dedi, seyircilerse ördekti. Sınır polisine göre ördekler ve balıklarda sınırlarını geçmemeliydi. 


      Oyunculukları çok beğendim. Didem Balçım sahnede hakikaten göz dolduruyordu. Mert Fırat`ı ilk defa komedi oynarken isledim ve çok başarılı buldum. Tiplemesi, şivesi, mimikleri çok iyiydi.  Volkan Uyumlu karakterinin inişleri ve çıkışları arasında geçişleri çok iyi yansıttı. Oyunun temposu hiç düşmedi. Sonunun nasıl geldiğini ben anlamadım zaten. Dekor açıkçası pek bir sönük geldi ama sahneyi gerekli gereksiz kalabalıklıkla doldurmaktan iyidir diye düşünüyorum. Oyun bir yandan da bana rahmetli Kemal Sunal`ın Propaganda filmini de anımsatmadı değil.

       Oyunu Moda sahnesinde izledim ve beğendim. Oyundan sonra Mert Fırat`la kısa sohbetimde şansım ve bonusumdu. Oyun biletleri öğrenciler için 25 lira tam bilet 35 lira. Online satış mevcut.