Yatağıma güzelce kuruldum. Her zamanki gibi kucağımda bilgisayarım. Bu kez tam ayak ucuma, yatağın üstüne bir kavanoz koydum. İlk ölçü aldım, sonrada kavanoza  uzun uzun baktım. Ama tasarlamam gereken reçel etiketi için gram ilham gelmedi. Olmayınca olmuyor, ilhamda gelmeyince gelmiyor işte dedim. Sonra ne yapsam diye düşünmeye başladım. Arkadaşımdan alıp izlemediğim filmler geldi aklıma. Biri My Name Is Khan, diğeri Taare Zameen Par.


          My Name Is Khan`a konusuna, falanına filanına bakmadan başladım. Karşıma özel eğitime ihtiyaç duyan bir çocuk geldi. Ona derin bi sevgi duyan ve durumunu fark etmiş olan annesi.  Çocuğunun kolundan tutup onun zekasını yönlendirebilecek bir adama götürür. Çocuk toplumun farklı olana olan “aptal” algısını bi kez daha yıkan gerçekten zeki bi çocuktur. Çünkü yaşadığı hastalık aslında onun sosyal becerilerini etkileyen, öğrenmesini veya zekasını etkileyen bi  durum değildir. Aradan geçen yıllardan sonra annesi ölür ve Khan abisinin yanına Amerika`ya gider. Yengesi ondaki sorunun asperger sendromu olduğunu keşfeder. Durumuna bi tanı konan Khan abisiyle birlikte çalışmaya başlar. Güzellik ürünleri satarken Hintli bi kıza aşık olur. Evlenirler falan filan unsurlu konu iskeleti budur.


         Bir Julıa Quınn serisine daha merhaba dedim. Bridgerton artık benim gözümde efsanelerden biridir. Onun yerini hiç bişey tutamaz ayrı. Bu kitapla da Bridgerton`ları anmış oluyoruz. Çünkü seri boyunca her karakterin korkulu rüyası Smythe-Smith müzikalinde çalan kızların hayatlarına tanık olacağız. 


         İlk Smythe-Smith kızı da Honoria. Honoria abisi Winstead Kontu Daniel`in en yakın arkadaşına kendini bir anda aşık bulur. Chatrteris Kontu Markus Holroyd`un durumu da Honoria`dan farklı değildir. En azından benim arka kapaktan çıkarımım buydu. Kitapta olanlarsa benim beklediğimden birazıcık farklıydı. Honoria ve Markus Daniel sayesinde tanışmış çocukluk arkadaşları diyebiliriz. Honoria Marcus`u altı yaşından beri tanıyor. Abisi Daniel ülkeden gitmek zorunda kalıncaya kadarda sık sık görüşüyorlar. Abisinin gitmesiyse kızın hayatında bir çok şeyi değiştiriyor. 


       Proje ödevlerimi tamamlamanın verdiği rahatlık, hasta olmanın verdiği yatakta çıkamama ile çok iyi değerlendirdiğim iki günlük tatilim oldu. Tatil boyunca yaptığım tek şey biriken dizileri bölüm bölüm bünyeme dahil etmem, bir ikide film izlemem. Bu ara projelerle uğraşmaktan  başka bişey yapmayan ben biricik bloğuma bile kafamı çevirip bakamadım. Bende izlediğim filmlerden biraz bahsedip klavyeyle olan özlemimi gidermek istedim.


        How I Live Now ilk bahsetmek istediğim film. Daisy isimli karakterimiz,” Amerikalıyım ben” diye bağıran tiplerden biridir. İngiltere`ye kuzenlerinin yanına postalanınca hayatı geri dönülemez bir şekilde değişir. Babasının sevgisizliği, annesinin yokluğuyla birlikte herkese karşı oluşturduğu bir korunma mekanizmasıyla gezen Daisy kuzeni Edmund`a abayı yakar. Duyduğu aşkla birlikte kafasındaki sesleri bastırmaya başlarken dışarda dünyanın onlar için yaptığı planlar gerçekleşmeye başlar. Bu herkes için kelimenin tam anlamını ifade eden SAVAŞ. İngiltere`de 3. Dünya savaşının içinde kalan Daisy ülkesine dönmek yerine evinde Edmund`un yanında kalma kararı alır.


Bu kadar sessiz kalmamın sebebi yaşananlardan dolyı çok üzgün olmam ve öfkeyle herkese ateş püskürmek yerine sessizce beklemek istemem. Ne yazık ki  ülke olarak bi türlü insan canına değer veremedik. Her zaman daha fazla para, statü isteyenler yitip giden canlar için iki satır laf etti. Bizlerse canımız yanmadıkça, yılan bize dokunmadıkça duyarsızca yaşadık sorgulamadık. 
İlk defada gelmemişti halbuki başımıza. Daha öncede defalarca görmüştük. Ama bi türlü öğrenmeyi beceremedik. 

Ben babasız kalan çocuklar için üzülüyorum, eşşiz kalan kadınlar, evlatlarından olan anneler için, ben ömürlerini kilometrelerce yerin altında geçirip, verilen üç kuruş parayla çocuklarının karnını doyurmak için çırpınan, yitip giden hayatlar için üzülüyorum. O kadar masum insanın ölümünün arkasından yas tutuyorum. 

Çizmeleri mi çıkarayım mı?


         Elim klavyeye değmeyeli baya oldu sanırım. Yani ben oturup proje ödevlerini yapmayı klavyeye değmişlikten sayarsam yapışık geziyorum zaten. Ortalıkta vizelerim kötü geçti diye yakındığı mı bilen biliyor. Sanki bu dünyada sınavı tek kötü geçen benmişim gibi. Ama çalışınca elde ettiğin sonuç seni tatmin etmiyorsa benim gibi arkasından ağıt yakanlar vardır heralde. Hayatta her şey çizgisinden çıkmış ilerlerken bi o düzgün gitsin istedim onu da elime yüzüme bulaştırdım.


         İlk bi kavrayamadım. 3 yıllık üniversite deneyiminin sonunda aklım başıma geldi ders çalıştım ama o da ne. İlk defa böyle rezalet notlar görüyorum. Çalışmak bana yaramıyor arkadaş. Tam işte aradığım depresyon bahanesini buldum derken telefonum çaldı. İlk okuldan beri birbirimizden vaz geçemediğim arkadaşım “Hadi gel Edirne`ye gidelim dedi.” Düşündüm evde tıkalı kalıp depresyon mu, yoksa daha önce gezmeye fırsat bulamadığın Edirne mi? Kazananı açıklamama gerek yok sanırım. Babamı aradım ve iznimi koparıp ertesi gün için biletimi aldım. Edirne`de ki bi kaç arkadaşa biz geliyoruz deyip tüm gün gezdik durduk. 

Sıkıldım hemde fena halde. Finaller beni cok yipratincada çareyi kacmakta buldum. Gecen hafta sonu arkadaşım aradi hadi edirne'ue gidelim dedi
 Tamam dedik ertesi gün yola koyulduk. Sonra sali günü kendimi arkadaslarimla izmir yolunda buldum. Ihtiyacim olan meger sehirden okuldan uzaklasmakmis. Basimiza bolca sey geldi ama deli gibi egleniyoruz. Nerde kalabalik orda sıkıntı derler ama biz basimizi bolca belaya sokup  egleniyoruz. Sizlere bolca guzel günler.