Kast sistemine göre maddi durumum 5 ve 6 arasında gidip geliyor bi kaç aydır. Kız kardeşim şehir dışında okul kazanınca dolabımı sırtına yükleyip gitti. Ee tabi bide kredi kartımın limitini. Zaten kredi kartım hiç bi zaman limitini ful doldurmadan bir ay geçirmiyor. Bu yüzdende  kitap alacak kuruş paramın kalmadığı çok oluyor. Evde son sayıma göre 82 tane okunmayı bekleyen kitabım var. Kitap alma fetişisti olabilirim. Alıp beklettiğim çok kitabım var. Süreklide kitap çıkınca ya param ya zamanım olmuyor. Tabi ben üç aydır 5-6 arası gidip gelirken Beni Seç`i almayı unuttum. Alınca da bir ay okumamı bekledi. Herkes o kadar çok bu seriden bahsetmişti ki çok istedim almayı alınca da hevesim kaçtı. Ama bir ayımı çöpe atmışım bildiğiniz.


     

      Bayramınız kutlu olsun. Geçen bayramı es geçtiğimi biliyorum ama bu bayramı da es geçmek istemedim. Bayram her insan için farlı şeyler ifade eder ama benim için genelde tatili ifade ediyor. Bundan çok hoşlandığımdan değil.  Tüm yakın akrabalarım başka şehirlerde olduğu için bayramlaşma telefonla kuru kuru oluyor genelde. Bayramlaşma kavramıysa anne baba kuzenine gidelim ki küçüklüğümden beri bunlardan da genelde yırtardım. Tek ve vaz geçilmez bayramlaşmam komşularla olan. Kahvaltıdan hemen sonra tüm komşuların elini tek tek öptüğümü bilirim. Yakınıyor falan değilim. Sadece komşulardan ziyade bayramda dede, amca, dayı, teyze ile bayram kutlayamadığım için galiba kendimi buruk hissettiğim oluyor. Tabi bu genelde bayramın ilk günü. Sonrasında geçiyor gibi.

 

     Sevdiklerle bayram kutlamak nedir pek bilmem.. Ama dedeniz, teyzeniz, amcalarınız yakınlarınızdaysa oflanmadan gidin derim. Çünkü bunu yapamamış benim gibi insanlar sizin bu sahip olduğunuz şeyler için gözü düşerek bakıyor olabilirler. “Gezmeyi sevmem ne  o herkesle bayramlaşmaya mı gideceğiz ben evde yatsam olmaz mı*” az olan akraba gezmelerim için bile bende sıkça kullanıldı. İki yıl önce köye gidip dedemin elini öpebilme şansına eriştim. Şans diyorum çünkü o bayram unutulmazlarım arasında. Bol şeker çikolatadan ziyade ilk defa bayramın dört günüde insanlarla bayramlaştım. Köyde gezmedik yaşlı bırakmamıştık. Ne bilim böyle sıcak ve sanki daha bi gerçekti. İstanbul`da daha önce pek yaşamadığım bişeydi.  

      Bayramın tatil boyutu da tabi ki yadsınamaz. İlk defa biricik kardeşimden uzak kaldığım için bayram tatilini iple çektim. Hatunu resmen sömestra kadar zor göreceğim için yetkililerden bayramı bi kaç gün daha uzatmasını bile isterim. Zaten okul iş derken ne uyuyabildim ne dinlenebildim. O yüzden bu bayram tek isteğim bolca dinlenmek gezmek. Tabi benim iki küçük kardeşimle.

      Herkesin kurban bayramı kutlu olsun. Keşke bu da ramazan bayramı olsaydı da etrafta bu kadar çok et olmasaydı. Et yemeyen biri için her yerin buram buram et kokması hiç hoş olmasa da dayanıyorum. Umarım benden çok çok daha şanslısınızdır ve tüm sevdikleriniz ve aile büyükleriniz yanınızdadır. Herkes kendisin de olmayanı ister ya benim ki de o hesap.  Mutlu güzel bol kahkahalı şekerli bayramlar.  Yine uzun yazıp sıktım sizi dimi =)

      Gratis`de on liralık Dove ürünüe on liralık D&R hediye çeki verdiklerini duyar duymaz gidip ihtiyacımda olan bi kaç bişey aldım. Tabi çekimi de anında D&R`a giderek kullandım. Yeni çıkan ve harika bi kitap olduğunu herkesin söylediği Dublin Caddesinden başka almayı aklımdan geçirdiğim kitap yoktu. Nasılda uzun salak cümleler kuruyorum. Ama beni bilen biliyor kitap çok seviyorum, hele indirim ve bedavaya gelen şeylere bayılıyorum. Kişiliğimin pis yönlerini de ortaya döktüğüme göre hemen kitaba geçeceğim.



      Kitabın ana karakteri Jocelyn`in annesi, babası ve küçük kız kardeşi o henüz on dört yaşındayken bi kazada hayatlarını kaybediyorlar. Amcası zahmet edip kızın sorumluluğunu üstlenmeyince Joss koruyucu ailelere veriliyor. Ailesinin ölümünü bi türlü kabullenemeyen Joss gününü gün edip asi ergen moduna giriyor. Bi sabah tanımadığı iki erkekle uyanınca duruma dur demenin vakti geliyor. Geçmişini arkasında bırakıp kendini İskoçya`ya atıyor. Edinburgh'te üniversiteyi bitiriyor. Ev arkadaşı eğitim şart deyip doktora yollarına Londra`ya gidince yalnız yaşamak istemeyen Joss kendine yeni ev arıyor.


       Joss kendine ev ararken bi anda kendini Braden`ın kollarında buluyor. Tabi benim dediğim gibi pat diye değil. Oldukça parası olmasına rağmen vicdan azapları yüzünden parasını harcamayan Joss sonunda paraya kıyıp kendine Dublin caddesinde bi eve ev arkadaşı buluyor. Burada işe ev arkadaşı olan Ellie dahil oluyor. Ellie bizim Braden`ın da kız kardeşi olunca Joss`la Braden başlıyorlar köşe kapmaca oynamaya.


       En sevdiğim kısımlarda Braden ve Joss`un ikiliye başlamadan önceki atışmalarıydı. Bol bol güldüğüm yerler oldu. Adam da kızda fazla sivri dilli ve elektrik yüklüydü. Kitap boyunca bi çok duygu hissediyor insan. Ama en çokta içini ısıtıyor. Zekice atışmalar hep hoşuma gitmiştir ve burda da bol bol var. İlişkileride öyle uzay mekiği havasında değil de daha çok dünyalı gibi. Tabi bunların anlaşmalı bi ilişki yürüttüğü göz ardı edilirse.


          Joss`un korkuları o kadar hat safhada ki insanları sevmeme konusunda son derece dikkatli davranmaya çalışıyor. Tabi bunu içinde kendi hayatında ki insanları feda ediyor. Kimseye yaklaşma, kimseyle sırlarını paylaşma… Bu da ailesi öldüğünden beri onu gitgide yalnızlaştırıyor. Düzenli bi ilişki, evlilik, çocuk, aşk ise en büyük korkusu oluyor. Ehh bunun ceremesini çekmekte Braden`a kalıyor.


           No Strings Attached veya Friends with Benefits filmlerini izlemişsinizdir. İşte burda da temel prensip bu. Sekse evet ama bu aşk ve bir ilişki değil. Tabi bu birbirine bu kadar çekilen çiftlerde tıpkı filmlerdeki gibi yürümüyor. Zaten yürüyeceğini düşünmeleri hata. Birbirini görür görmez üzerlerine atlama dürtüsüyle uzak durma planı pekişe yaramaz.


         Kitapta bi de Ellie ve Adam aşkı var. Adam kim nerden çıktı derseniz de Braden`nın en yakın arkadaşı. Bir kız kardeşle yakın arkadaş aşkı olmazsa olmazlardandır. Adam bişeyler hissetmesine rağmen arkadaşımın kardeşi der susar. Kızda çıkıp ya benim olacaksın ya kara toprağın diyemeyeceğine göre anca uzaktan uzaktan göz süzüyor. Ahh bee bunları okurken ne üzülmüştüm.


        Joss kendine bi sevgili bi de arkadaş buluyor. Üzerine bonus bide aile. Tüm bunlar tabi kızın bünyesine fazla ağır geliyor ve bocalamaları ürküp kaçmaları mevcut. Ama ben kıza hak veriyorum. Herkes acısını aynı şekilde yaşayamaz ki. Acıyla yüzleşmek zordur. İnsan kendini üzen şeyler karşısında zarar görmemek için ister istemez kendini kapatıyor. Herkesin savaşacak gücü olmaz ki. Hem kendini koruma dürtüsü bazen dışardan kaçma gibi görünse de aslında kaçıştan çok erteleme… Felsefe yide yaptığıma göre artık sonuç kısmına geçebilirim.


       Biliyorum pek parlak bi yazı olmadı ama yorumun ikinci yarısı iki hafta sonra yazılınca bi gariplik ister istemez oluyor. Ama sizlere tek tavsiyem benim bu yazıma bakıp almaktan sakın vaz geçmeyin. Hatta bence en kısa zamanda alıp okuyun. Çünkü ben açık ve net çok sevdim. Hem Ellie`nin başına ne gibi şeyler geldi bilmeniz lazım. Braden`ın nüktedanlığıyla tanışmanız lazım. Joss`u okuyup insanın gerçekleriyle yüzleşmesini görmeniz lazım.. Benden bu kadar umarım keyifle okursunuz…

Dinlediğim şarkı ise...





      Hayat gerçekten çok acımasız ve kahredici. Bu gerçeğin farkına çok daha önceden varmıştım ama bugün bi kez daha kafama dank etti. Neden mi? Dünyanın bi ucunda 32 yaşında olan Stephen Amell var, bide bizde otuz iki yaşına gelip koca göbekli burma bıyıklı abiler. Hatta otuz ikisini beklemeyip göbeklenen ve suratının sakaldan üçte biri ancak görülebilen resmen peçeli olan adamlar. Şimdi Stephen Amell`e neden taktığıma gelirsek Arrow`u keşfetmem diyebilirim.



      Çok fazla dizi izlemem ki Türk dizilerinden oldum olası kaçarım. Kız kardeşim başka bi şehre okul için gidince bende yalnızlık dürtüsüyle kendimi diziye verdim. Erkek kardeşimde ben de Ankara istiyorum ama o gitmesin diye tercihleriyle oynama gibi bile planlarım var. Yapayalnız evde ne yaparım ben sonra… İşte bu yalnızlık döneminde bi kaç blogda görünce dayanamadım başladım izlemeye. On bölümü devirmeden de başından kalkamadım.  Son iki bölümümü izlemelere kıyamadım. Ama sonunda bitince beni derin bi hüzün kapladı. Yeni sezon beklerken buldum kendimi.



       Dizinin kahramanını bi zamanlar herkes çocuk olduğu için bilir. Yeşil Ok. Ben çizgi filmi hala bile çok seviyorken bu çizi roman karakterini tabi ki de biliyordum. Ee bide bi kaç sezonluk Smallville deneyiminden sonrada iyice cilalandı. Şurası bi gerçek ki Yeşil Ok olacaksanız harika gülmeniz ve kas oranınızın bol olması gerekiyor.



      Salyalarımı silerek devam edecek olursam Oliver Queen adlı şımarık, bencil, çapkın, zengin  karakterimiz babasıyla çıktıkları tekne yolculuğu sırasında yakalandıkları fırtına sonucu bi adaya düşer. Beş yılını bu ıssız-külliyen yalan-  ve vahşi adada geçirir. Sonunda balıkçılar tarafından kurtulup geri döndüğünde ne o eski adamdır, ne de arkasında bıraktıkları eski insanlardır. 



       Kız kardeşi Thea tipik asi bi ergen olmuştur. Tabi aradan geçen beş yılda hem abisini hem babasını kaybeden kız bide annesiyle uğraşınca sinir tepesinde geziyor. Annesi Moira şirket çalışanlarından Walter ile evlenmiş mutlu mesut. Oliver`ın ciddi ilişkiden korkup uzaklaştığı biricik aşkı Laurel Lance avukat olmuş suçllarla savaşıyor. Tabi Oliver`dan ölesiye nefret ediyo ya da adam bu kadar tatlı olmasa ederdi. Bide Oliver`ın yakın arkadaşı TommyMerlyn varki o da tabi ki Laurel`e aşık. Ve Oli adayken bunlarda işi pişirmiş. 



      Oliver geri dönünce doğal olarak duruma adapte olmakta zorlanıyor. Adadan döndükten sonra aklındaki tek şey babasının ölmeden önce eline verdiği liste. Listedeki isimler babasının şehri felakete sürükleyen adamlarla olan bağlantısı. Babası bundan pişman ama işi halletmek Oli`ye kalıyor. Sonuçta zombi olup intikam alamaz ya adam. Bizim Oli`de bi gece kulübü açıp kimliğini gizlemek için paravan kurar kendine. Şehirde suçluları patır patır öldürmesi üzerine Laurel`inde babası olan Detektif Quentin Kanunsuz adını verdikleri Yeşil Okun peşine düşer. Bide bizim Yeşil okumuza Yardım eden koruması, eski asker Dig var. Bi de Pc uzamanı Felicity var ki kıza bayılıyorum. Hem çok güzel hem çok şaşkın.



     Şimdi azıcık detaya inersek adada Oliver kesinlikle yalnız değildi ve dizinin her bölümü adada yaşadıklarından kesitler verildi. Benim en çok merakla beklediğim sahneler adadaki yılları içeriyordu. Küçük ipuçları verecek olursak Laurel`in nefret etesini gerektiren sebep, Oliver`ın onu kız kardeşiyle aldatması. Allah`ın sopası yok derler. Bizim Yaprak Dökümü`nün Leyla Nejla olayı yaşanmadan kız teknede Oli ile fingirdeşirken fırtınada ölüyor. Annesi de pek bi masum dururken ilk bölümden Walter`dan kuşkulanmıştım ama ön yargılarımın kurbanı oldum. Annesi ters köşeye yatırdı beni resmen.



       İlk cümlelerimden de anlayacağınız gibi adam harbiden çok seksi. Hele bi gülüşü var 21. Yy`de bana Orhun Abidelerini tekrar diktirtir. Tabi diziyi sırf adam aşırı harika diye izlemiyorum.(az önce azıcık yalan söyledim sanırım.) dizinin aşk oranı bi kere öyle çok yüksek değil.  Vıcık  vıcık aşk verip aksiyonu az veren bi çok dizi varken burada bolca aksiyon sahnesi var. Yaşanan olaylarla da sürekli merakı tırmandırıyor. Oyunculuklara gelirsek kesinlikle başarılı bi iş çıkarmışlar. Tavsiyem diziyi kesinlikle izleyin. En azından bi göz atın.


      Serilere orta yerinden başlamak gibi talihsizliğe sahibim. Gönül Avcısı`nı okuduktan sonra yorumlara bakarken fark ettim ki ben yine seriye yanlış yerden başlamışım. Yazarı ilk defa okuduğum içinde acemiliğime geldi. Gönül Avcısını şöyle böyle beğenmiştim ama herkes Akşam Yıldızı çok daha güzel diyince okumadan geçemedim.