Kitapların kendilerine has büyüleri var bence. Her kitapta hissettiklerin birbirinden başka oluyor. Bi kitabı okumakla kalmıyor o kitap aynı zamanda insanda bazı hisler uyandırıyor. Bu hisler böyle bi şarkı gibi bende. Bi şarkıyı dinlediğin ortam olur ya hani daha sonra dinledikçe anımsarsın, heh işte bahsettiğim duygu bu. Ve uzun zamandır ilk defa bi kitabı okurken farklı bi şekilde hissettim. Beklide içinde bulunduğum olaylar yüzündendir. Bu kitabın kendine has bi büyüsü vardı. Çok mu güzel bi kitaptı? Hayır. Çok kötü bi kitap mıydı? Kesinlikle hayır.

       Soğuk, kibirli, kendini beğenmiş, seksi, zeki, duygusuz, öküz ama aynı zamanda cool olan erkeklerden bi tek ben mi hoşlanıyorum? Tüm bu iltifatlarımın sahibi tam olarak Brendan Blackmore. Kitabı almam resmen asırlar sürdüğü için, bolca yorum okudum. Herkesin aynı fikirde olduğu iki temel düşünce var. İlk kitap muhteşem. İkincisi ise Brendan duygusuz bi pislik. Ama ben bu adama aşık oldum. Biraz inatçı ve duygusuzsa ne olmuş sanki.


      Ben yine sıkıldım hem de fena halde. Neden derseniz sebebi bir kitap. Kitabın adı Federica ve kitap kitabın baş kahramanı olan kızımızın adı. Kitabı alırken Georgette Heyer adını görünce kafamda kocaman bir hayır alma vardı ama aldım. Lisede Aşka Bir Şans Daha kitabını okumuştum ve pek beğenmemiştim. Bu kitabı içinde aynı şeyler geçerli.


      Kitabın arka kapağına göre Frederica kız kardeşini sosyeteye sunup iyi bi koca bulmasını sağlamak için Alverstoke markisi ile olan uzaktan akrabalığını kullanmaya kalkıyor. Bu marki soğuk mu soğuk bi adam ama bu arka kapakta yazmıyor. Neyse kızı servis etmeyi kabul eden marki en küçük kardeş Felix bi balondan düşüp yaralanınca kıza ve ailesine evini açıyor ve kıza aşık olduğunu anlıyor. Ama kız bizim markiye aşık mı değil mi şüpheli ve kızı tavlamalı. Ben işte az çok hoş olur diye arka kapağa kandım aldım. Siz yapmayın uzak durun, hatta ve hatta kitabı görürseniz kaçın.

      Evlilik kişiden kişiye farklı anlamlara gelebilen bi kurum. Ama ben hiç bu kitaptaki gibi rahat bi evlilik görmedim. Günümüzde genelde çocuk sahibi olabilmek için evlenildiği bir gerçek. Öyle deli divane aşığız olayını ben görmeyeli baya oldu. Öyle ki herkes doğdun büyüdün evlendi,  tamam artık çocukta olduysa ölebilirsin modunda. Sanki herkes evlenmek zorundaymış gibi. Her neyse öyle ya da böyle evleniyorsun. İstesen de istemesen de –özellikle erkekler genelde bi karambolle bizler tarafından nikah masasında kurban ediliyor – kendini evli buluyorsun. Bu çiftimizin evlilik sebepleri de, evlilikleri de görüp duyduklarınız gibi değil.


    Isabel gene güzel bi dul. Ve uzun süreli sevgilileriyle sosyetede nam salmış bi hatun. Bide Gray`imiz var ki adamın Isabel`le tek işi annesini çıldırmak için yapmak istediği evlilik. Zamanında annesi küçük bi kazık atmış ve adamda intikamı kafaya koymuş.  Gray Emily isimli bi kıza aşık ve kızı annesi ve bence en çokta kendi hataları yüzünden başka bi adama kaptırmış. Ama bu kızı yatağa atmasına engel değil. Kıza deli divane aşık ama başkalarıyla yatıp kalkmakta da bi sakınca görmüyor. Sonunda kız hamile kalınca deli gibi sevinip gidip Isabel`in kapısını evlilik için bi kez daha çalıyor.


       Bazı şeylerin etkisi uzun sürer. İşte Muhteşem Gatsby öyle bi şeydi. Uzun süredir izleyip de bu kadar etkilendiğim tek film. Ne bekledim ne buldum durumuyla karşı karşıyayım. Filmin afişlerini görmüştüm ve beklediğim böyle bi şey değildi. Afişler o kadar renkliydi ki Leo`nun bu filmde oynamasına şaşırmıştım. Çünkü benim zihnimde sihirbazımsı bi şeyler vardı. Daha hafif, izleyip geçebileceğim bi şeyler. İşte tamda bu yüzden izlemek için vakit ayırmadım, bu kadar beklettim.


       Sırasıyla hissettiklerimi anlatmak istiyorum. Bizim Örümcek Adamdan tanıdığımız Tobey Maguire oynadığı Nick Carraway ağzından anlatılmaya başlıyor film. Filmin detaylarından öyle habersizim ki onu görünce şaşırdım. Ve film öyle masalsı ve şaşalıydı ki!!  Her yer  her kare rengarenk ve dönemin eğlence anlayışını tam manasıyla yansıtıyordu. 


      Bu sene ehliyet aldım. Daha elime almadım tabi ama sınavları geçtim. Yazılı sınava son gece çalıştım, sınavda kaç yanlış yapabilirimi hesaplayıp öyle çözdüm ama yüzü de aldım. Her neyse bu basit kısımdı. İşin zor kısmı arabaya zerre ilgisi olmadı halde F1 pilotu olma hayali kuran benim direksiyon başına oturmamdı. Araba markasıdır falan anlamam bildiğim üç beş tane vardır. Hayallerimin araba markası Porsche ve diğerleri: BMW, Audi, Mercedes falan işte.


      Çok çok uzun zamandır İskoç romanı okumamıştım. Bu yüzden olsa gerek, iki tanesini üst üste okuyup yutum. Daha önce okuyup beğendiğim bi yazar tercih edip, yeni bi yazarla risk almadım. Sonuç; hava bugün serin ve ben yatağa gömüldüm. Allaha şükür ben kitap okurken çenesi düşen kız kardeşim True Blood`a fena halde saplandığı için bana pek bulaşmadı. Ama benim güzel annem beni yataktan koparmak için elinden geleni yaptı. Sonunda kazanan kim derseniz galiba annem. Sonuçta kitabı annem gece uyur uyumaz bitirebildim. Annem kitap düşmanı değil, ama ben çok kaptırıp dünyayla irtibatı kesince aneminde sevgili sinirleri zaman zaman gerilebiliyor.


      Dedikoduyu bi kenara bırakıp kitaba gelirsek daha önce okuduğum bi yazar demiştim zaten. Monica McCarty`nin MacLeods of Skye Üçlemesi`ni bayıla bayıla okumuştum. Özellikle serinin ilk kitabı Asi`yede bayılmıştım. Neyse bu kez seri kardeşleri değil de bi avuç savaşçıyı konu alıyor. Tabi tek kitapta hepsini aradan çıkarmamış. İlk kitap gurubun lideri Tor MacLeod ile başlamış.