Eğer yukarda ki doğum günü dileklerini duyuyorsa beni iki yüzyıl öncesine göndersin. Üzerine bide Bradley  Cooper o zamanda bekar bi dük olsun. E bi zahmette bana aşık olsun. Bugün benim doğum günüm. Çok mutluyum demek isterdim ama yok öyle bişey. İnsan yaşlanırken nasıl mutlu olur anlamıyorum zaten. Yaşlanıyorum triplerine girdim arkadaşım aradı “kızım ya artık çıtır kategorisine girdin”  diyo. Teselli mi ediyor kafa mı buluyor anlamadım. Çok yaşlanmadım tamam ama 20 bu. O onlu yaşların sorumsuzluğu sanki yirmide olmazmış gibi geliyor. Onludayken ben hala çocuğum diye biliyorken bi batkımda eşek kadar olmuşum. Lanet gitsin yaa zaten ufak tefek minyon bişey de değilim ki.  

      Çıktığından merak ettiğim kitaplardan biriydi bu da. Sylvia Day`in Crossfire serisinin Türkçeye çevrilen üç kitabını okuyup işte bu demiş bulunmaktaydım. Modern yazanı tarihi de tarihi yazanı modern dünya üzerinden satırlardan düşünmeyi bi türlü beceremem. Ama nasıl oldu anlamadım Julia Garwood`a başaramadığımı Sylvia`da başardım ve okudum. Kitabı modernden ayıran bence bi elektrik, bide motorlu taşıtlar.


       Hemen konuya girip kendimi kaptırıp özetlemek ardından da az çok yorum yapmak istiyorum. Jessica ve kardeşi Hester  ile kitap başlıyor. Jessica Benedict adından bi varisle evlenecek ve sonsuz mutluluğa çıkacak. Normalde olayların aynen böyle olması gerekiyordu. Ama yazar anlaşılan damatta hata yapmış. İlk önce Benedict`le kızı mihraba götürüryo ardından kızın aslında Alistair`de gönlü var. Olayları sağ elle sol kulak tutma şeklinde karıştırmış bulunuyorum ama aslında tamamen basit. Ben yazara en başından adamla kızı yapmadı diye kızgınım o yüzden bütün bu huysuzluğum. Jessica bizim erkek kahramanımız olan çapkın, uslanmaz, sınır tanımaz, bi ailenin dördüncü çocuğu olan Alistair`den iki yaş büyüktür. Ama aşk yaş tanımaz olduğu için bu çocuktan hoşlanmasına engel olmaz.  Ancak bunu bırakın birine itiraf etmeye kendine bile fısıldamayı başaramamış halde. Alistair Jessica`nın nişanlısının kardeşi olan Michael`in yakın arkadaşıdır ve oda Jessca`dan hoşlanmaktadır.
      Julie Garwood çok çok hastalanmış ve yataklara düşmüş. Ateşler içinde ölürken de okurlarıma yazık ölmeden bi kaç satır bi şeyler karalayayım bari demiş. Kitapta bu hastalık ve yatak döneminin ürünü. Ama hesaba katmadığı bi şey olmuş ve yaşamış. Ama aç gözlü yayıncısı hazır yazdı bende yayınlayayım nasıl olsa okurları yazar ismine koşar gelir demiş ve kitap okurla buluşmuş. Bu benim teorim. Eğer yazar ölüm döşeğinde değilse bile yüksek ihtimal bilinç kaybı yaşıyordu ya da kocası boşamış ona da depresyona girmek kalmış. 


     Bu kitabın hali ne demek istiyorum. Ya bu Julie Garwood. Bana İskoçları sevdiren kadın. Okuduğum her kitabı ezberleyecek gibi tekrar tekrar okutturan kadın. Lan ben sırf bunu okuyabilmek için programlamadan kaldım. Yapılır mı bu bana yaa. Teorilerim dışında hiçbir bahane kabulüm değil. 

     Sevdiğin bi kitabın bitmesi kadar beni rahatsız eden kalacağını bile bile çalıştığın derstir. Bu durumda ise biten bi seriye üzüldüm. Final haftamda okudum ve programlama sınavımdan hemen sonra başladım ve bi gecede sonunu getirdim. Kalacağımı bilseydim programlamadan önce okurdum. Kitap bitmesin diye de çok uğraştım yalnız. O kadar yavaş okudum ki bitirtmem saatlerimi aldı. Ama ne yapayım son çırpınışlarımdı. Ben böyle eğlenceli bi seri okumadım çünkü.


     Bilen bilir yazara bayılırım. Yazar her kitabında daha önce akıllara gelmeyen sahnelerle karşılaştırıp eğlendirir, hüzünlendirir, aşık eder. Ben bu yazardan her şeyi bekliyorum valla. Bi önceki kitapta nefret ettirdiği adama, bi sonraki kitapta aşık ediyor insanı galiba ondan olsa gerek. Karakterlerdeki geçişleri öyle bi yapıyor ki bu size nefes almak kadar doğal geliyor.  Bu kitapta da serinin önceki kitaplarıyla tanıştığımız karakterler mevcut. Zaten Daisy`nin ablası Lillian olmasa olmazdı. Bu kız çatlak valla çatlak. Sırt deli diye daha çok seviyorum bende. Zaten yazar seri içi karakterleri bırakın yazdığı diğer kitaplardaki karakterleri de her kitabında öyle yada böyle misafir ediyor. Seri halinde okumasanız da yadırgamaz deli gibi seversiniz. Tavsiyeyeyse seri halinde her kitabını okuyun. Aklınıza karakterler karışmaz mı gelmesin. Tecrübeyle sabit karışmıyor. Yazar çünkü beyninize onu çivi yazısıyla yazıyor.
      Bu kitabın yazarı farklı biri. Gabriel Arafta ve Cehennemi iki farklı yazar yazmış, aynı ismi kullanmış olmalılar. Yazar ne yapmış ya bu karakterlere ben anlamadım. İlk kitapla ikinci arasında uçurumlar var bence. Aslında ilk kitapta bile ilk yarı ile sonraki yarı arasında bariz karakter değişiklikleri var. Kitabın her ikisini de zaten meraktan okudum. Cehennemi okudum da yazmaya gelince erteleyip durdum valla yazacak tek satır bulamadım sonrada kaynadı gitti.


        Gabriel Arafta`yı merakla aldım ki ilk kitabı sevdim mi sevemedim mi pek bilmiyordum. Beni rahatsız eden şeyler vardı ya neyse. Kitap kaldığı yataktan devam ediyor olaylarına. Kitap Elli Ton`la karşılaştırılıyor ama ben bu mantıksızlığı nasıl yapıyorlar anlamıyorum. Hayır benim Grey`imle Gabriel`in uzaktan yakından alakası yok ki. Belki ilk kitabın ilk 250 sayfasında varsa da yazar onu öldürdü. Adam tam bi aşk çocuğu. Lan bi insan bu kadar sevebilir mi? Kıskandım mı nefret mi ettim onu bile anlayamadım. 

    Sende Kendimi Buldum`u yuttum. Aslında onu da okudum, hatta kenara köşeye bir sürü not aldım. İş yazmaya gelince tembelliğimin kurbanı oldu. Üçüncü kitap olan Sana Bağlandım`ın çıkışını ise bir iki hafta kaçırdım. İş finaller derken yoğun tempoda kendimi kaybetmişim. Son sınavım 2 temmuzdu. Ancak onun sonrasında gözlerimi açabildim. Kitabı alır almaz da tek gecede afiyetle okudum.


     Ben bu Gideon`a aşığım. Bunun için de Eva`yı öldürmeliyim. Böyle küçük hedefler üzerinde çalışıyorum artık. Gideon`u ne kadar seviyorsam Eva`dan o kadar haz etmiyorum. Sana Bağlandı`da durum bunun tam tersiydi. Ta ki Gideon binin sevdiği kadın için yapabileceği en uç şeyi yapıncaya kadar. Kitabın sonunda dumur olmuş vaziyette kalan ben bu kitabı hemen ardından okusam biliyorum beni tatmin etmezdi. Çünkü ben olayın etkisinde çok kalmıştım. Koca kitap bounca bekle Eve`dan başka bişey demeyen adam bunu yapınca tepe taklak oldum. Birisi kafama kürekle vurmuş, elma kafama düşmüş gibi hissettim.

     Bekledim bekledim sonunda okudum. Johanna Lindsey sevdiğim yazarlardan biridir ki Malory ailesine bayılırım. O yüzden olsa gerek kitabı okumaya çekindim. Bendede ne varsa bazen kitap okumaya korkuyorum.  O da nesi diyebilirsiniz ama öyle. Bi kitaba başlarken konusunu ivik divik edesim beğeneceğime emin olasım geliyor. Tabi bunu yaparken bazen gereğinden fazla şey öğreniyorum bu kez de öğrendiklerim yüzünden merak unsurum azalıyor ve bi taraftanda artıyo. Anlayacağınız üzere garp dengesiz bi ruh haline sahip olduğumu açık ediyorum ama öyle. Sonuçta zaman ayırıyorum güzel olmasını istiyorum doğal olarak.


     Bu kez ilk dilinden bahsetmek istiyorum çünkü bu kez yayınevi gerçekten iyi çevirmiş. Malory ailesinin kitaplarını nedendir bilinmez iyi çevirememişlerdi. Yazar yine güzel bi konu bulmuş ve işlemiş. Bu kez daha suçumsu, polisiyemsi kurgulamış olayı. Sebastian Townshend adındaki erkek karakterimiz yıllar öncesinde en yakın arkadaşını düelloda vurup öldürüyor. Öldürme işi yanlışlıkla oluyo ama düello sebebi arkadaşının karısıyla işi pişirmiş olması. Evin en büyük oğlu olmasına rağmen babası kapının önüne koyuyor ve bizim zavallıda vicdan azabını da yanına alıp ülkeyi terk ediyor. 



      Ben indirim manyağıyım. Sadece indirimde diye kullanmasam bile aldıklarım oluyor. Ama iş kitaba gelince alıp da okumamak olmuyor. İndirimde kitap görünce kesinlikle alıyorum ve stok yapıyorum. Dünyanın başına  bi felaket gelse insanlar yemek toplim, sığınayım diye bakarken ben, sığınakta okuyacak kitap peşine düşerim. 


     Kitap Sihirbazıyla bu yıl Tüyap Kitap Fuarının olduğu dönem tanıştım. İlk açıldı diye müthiş kampanyalar yaptılar sanıyordum ama işin rengi öyle değilmiş. Bence bu adamlar çıldırmış çünkü ciddi anlamda çok iyi kampanyalar yapıyorlar.  Kitap sihirbazından en son bi türlü alamadığım Gabriel Arafta yı yuvarlak hesap 10, Tutkulu Notaları da yuvarlak hesap 11 emi ne aldım. Neyi ne kadara aldım hatırlamıyorum ama kargo dahil 25 lira verdim ki tek kitap fiyatı bu. Yani adamlara çıldırmış derken sonuna kadar haklıyım. Bide kargo öyle sürünüp durmadı. Ben internette çok alışveriş yapıyorum ve bir ay sürünen kargo gördüm abartısız. Bunlar ertesi gün kargoya teslim sonra hop benim kucağımda. Bide diğer siteler kıçı kırık iki kitap arası göndermezlerken Sitap Sihirbazı kitap arasına boğmuş resmen.


     Gel gelelim Martı`ya. Sevdiğim yayınevlerinden biri olmasıyla birlikte Kitap Sihirbazıa hepsi %45 indirimli. Şurası açık bi gerçek ki kimse daha ucuzunu bulamaz. Temmuz sıcak olur bakın. Öyle dışarılarda gezim durumu da olmaz. Oturup evde klima başında kadın programları seyretmekte zekamıza hakaret olacağından en iyisi Martı Yayınlarının kitaplarını stoklayalım….



     Gezi Parkı hatıram. Kitap bırak kitap al derken elim görür görmez gitti. Kitabı almayı kafaya koymama rağmen bi türlü alamamıştım ama Gezi işin icabına baktı. Yazıyı ne zaman yayınlarım ama bugün günlerde 15 Haziran Perşembe. Ne gerek varda söylüyorsun diyen olursa da bugünlerde blogum benimle direnişte ama hem yazıyorum hem okuyorum diye söylüyorum. Yazıda bi çoğu gibi arşive atılıp sırasını bekleyeceği için tarihi belirtmek istedim. Yalnız bildiğiniz geleceğe not düşüyorum ya neyse.