İlk defa bi kitabı yorumlamaya başlarken nerden girsem konuya diye düşündüm. Nedeniyse, kitabı delicesine sevmem. Kitaba otobüste başladım ve ilk iki sayfasında işte bu dedim. Hatta anlık olarak düşündüklerimi telefonuma kaydettim. Yani kitabı öyle böyle sevdim ki uzun zamandır ilk defa keşke bitmeseydi dedim. Ya bi kere yaşıma uygun. Kitaptaki kadın karakter üniversite birinci sınıf. Paranormal, bilim kurgu, cinayet, romantik derken hep ya kendimden büyüğü ki genelde öyle oluyor ya da liselileri okudum. Lisedeyken kendi yaş gurubumu bulmak sıkıntı değilken bi fark ettim ki üniversite deki insanları adamdan sayıp yazarlar çok yazmıyor. Ve sonunda bu kitap karşıma çıktı Ben çömlüğü atlatıp iki olmayı başardım ama kitap hayallerimin üniversitesinin kapısını açtı bana. Çünkü üniversite hayalimle, gerçeğinin arasında kilometrelerce hatta ışık yılıyla yol var.

     Kitabı tekrar okumayı bitirir bitirmez bilgisayarı kucağıma alıp hemen yamalıyım büyüsü kaçmadan dedim. Ben böyle bi çift ne gördün nede duydum. Bahsettiğim şifte gelirsek Julie ve Zack`den başkası değiller. Tıpkı kitabın adı kitapta aşkları da. Her zorluğa göğüs gerdiler imkansızlık içinde çıkış noktaları birbirlerine olan sevgilerinden buldular. Yazarın diğer kitaplarındaki karakterler gibi aşkları durgun sularda başlamak yerine fırtınanın tam olarak ortasında başladı.  


       Kitap iki karakterimizin de geçmişteki anılarıyla başlıyor. Julie Mathison`nun doğumuyla başlayan ama ne yazık ki sıkça rastlanan, insanın insanlıktan utanması gereken zavallı bir başlangıç. Annesi onu daha bi bebekken çöpün yanına iliştirip gitmiş(çok tanıdık geldi dimi). Zavallı kız o koruyucu aile senin bu koruyucu aile benim derken sonunda  Mathison çifti ona bi aile veriyor ve Julie bundan sonraki hayatını ona hayatının iplerini tekrar veren aileye ispatlamak için çalışıyor. İşler bundan sonra Julie için iyi gidiyor ve sevdiği bi ailesi, öğrencileri oluyor.

     Yine dayanamadım ve sihirli kitabın bu haftaki cumartesi ilk onuna katıldım. Listeyi yaparken sıralamada çok düşündüm sonunda kaba taslak bu çıktı. Daha sevdiğim çok yazar var ama onla sınırlanınca aklıma ilk gelenleri yazdım. Yazarken de fark etim ki cidden umutsuz bi romantiğim. Benim sonum ne olacak böyle???


       Bu zamanın insanı değilim. Özellikle historical romans okurken bunu hissediyorum. İstiyorum ki o zaman ki gibi at arabaları, faytonlar olsun, balolar olsun, mektuplar yazılsın, valsler yapılsın… tabi bunlar için sadece eski zamana gitmek yeterli olmuyor. Üzerine bide Osmanlı toprakları içinde değil de İngiltere`de olmak bide bi asilzade çocuğu olmak şart. Yoksa işiniz var. Çünkü burada yapabileceğiniz en fazla saray entrikası. 

     Bitmesin bitmesin diye uğraştığım, ama sonunda biten kitap. En sevdiğim kitap desem yeridir. Öyle sevdim öyle bağlandım. Bunu da Judith McNaught klasiği olarak bi kaç defa okumuştum ki blog için bi daha okuma bahanesi yarattım kendime. Pişman mıyım ? Asla. Zaten öle kadar ben bi kaç posta daha okurum. İlk Sen Gelmeden Önceyi okumuştu. Daha sonra fark etmiştim kitapta bayıldığım dük ve düşesin kitapları olduğunu ama keşke bilmeseymişim. Çünkü resmen ailecek onlara hasta oldum. Son kitaptan ilk kitaba doğru tersten okudum ve daha ötesi yok dedikçe her karaktere diğerinden daha çok aşık oldum ama yok yani Clayton`un yeri bi başka. 



      Gelelim kitabın konusuna falan.  Bizim Kara Kurt`umuzun torunun torunun torunun diye uzayıp giden neslinin 9. Dükü Clayton Paris`te milleti parmağında oynatan Whitney`i görür ve ilk görüşte birbirlerine aşık olur demek isterdim ama yok öyle bi şey. Adam görür ve kızı fena halde kafasına takıp gider babasından Allahın emri paranın gücüyle ister ve alır. Ama adam görmüş geçirmiş ve bu hatunu kolay kolay elde edemeyeceğini bildiğinden de nişanlılıklarını ve kimliğini gizli tutarak kızı kendine aşık etme yoluna girer. Ama beklemediği taşlar resmen dağ olur önüne çıkar, çünkü bizim Whitney daha sümüklü bi kızken Paul denen bi işe yaramaza aşık olmuştur. Peki bu Clayton`u durdurur mu? Tabi ki de hayır. Hıh benim ki de soru. Gel zaman git zaman bunlar evlenir ama yazar kitabı -tanrıya şükür- burada bitirmez. Evlendikten sonraki mutluluklarını ve çekişmelerini de okuyup, üzerine bide ilk Sen Gelmeden Önce`yi okuduğum için orda ki Emily`nin Stephen`ı nasıl kandırıp ilk bunu okusam Stephen için nasılda umutlanacağımı görüp, bide bi de üzerine Royce ve Jenyy`nin geleneklerini okumak  çok hoş oldu doğrusu.

      Bu benim ilkim. Sihirli Kitap`ın Cumartesi İlk 10 etkinliklerini görüyordum ancak daha önce hiç katılmadım. Kendisi tüm bloglara açık bi şekilde yaptığı bu etkinliklerde oldukça hoş ve yaratıcı fikirlerle insanın karşısına çıkıyor. Bende bu kez bunun cazibesine kapılıp neden olmasın dedim ve yazın okumayı planladım kitapları ilk ona indirgedim.


"Ben bir omletim."


      Omlet yapmaya karar verirsiniz ve tam tavaya döktüğünüz sırada telefon çalar. Sonra siz omleti unutup laklak yapmaya başlarsınız ve bi yerden yanık kokusu gelir. Baktınız omlet sizin telefon konuşmasına kurban gitmiştir. Ama hala yenir yaa dersiniz çünkü yenisini yapmaya üşenirsiniz. Onu tavdan zorla kazıyıp çıkarırsınız. Yemeye koyulursunuz ama ne iştah kalmıştır, ne de o omlette hal. İşte ben tavanızdan kazıdığınız omletim. Annemde her sabah beni o yataktan kazımaya çalışıyor. Hatta bazen kadına öyle yalanlar söylüyorum ki beni tanımasa inanacak. Gerçi  daha önce kadının inanmışlığı benimde uyandıktan sonra beni niye uyandırmadın diye kızmışlığım var ya neyse.




       Sana Soyundum`u almaya  topuklarım totoma vura vura koştum desem yeridir. Kitabı cok merak etmiştim ki, E.L. James sağ olsun bu türdeki kitapları patlattı da, yayın evleri ekmek, su gibi basmaya başladı. Kitabı alır almaz başladım ama o kadar çok bölündüm ki-anneme temizlikte yardım et, şu arkadaşın derdini dinle falan derken uhuu- 3 günün sonunda bitirdim. Bu kadar uzun sürmesi kesinlikle kitaptan değil benim çevresel faktörlerimden sürdü. Yoksa kitabı elinize alınca bırakmadan okumak istiyorsunuz, zaman iki saati iki dakikaya indirgiyor.


      Kitabın konusu aslında temelde oldukça basit; sonunda birbiri için doğru olan bir kadın ve erkek karşılaşır, aşık olurlar. Tabi bu benim dediğim gibi laylaylom olmuyor. Baş kahramanlarımız dünyanın en zenginleri listesinde yirmi beşinci mi yirmi altıncı mı ne –anlayacağınız ultra zengin-Gideon Cross ve Crossfire şirketinde işi başlayan Eva Tramell. Eva`yı  öyle allayıp pullamadığıma bakmayın kendisi de zengin koca avcısı annesi sayesinde epey bi zengin. Kız kendi ayakları üstünde durmak konusunda inatçı olduğu için arayıp kendine iş bulup, üzerine bide Gideon`unu kapıyor.


     Sonunda uyumaktan gözlerim şişti. Deli gibi kitap okurken, hem okula git hem işe, üzerine bide ödevler gelince arkadaşlarıma değil uyumaya vakit ayıramıyordum. Bugün programlama dersim iptal olunca fırsat bu fırsat diyip sabahki dersleri asıp kendime tatil ilan ettim. Uzun zamandır ilk defa 12 saat uyudum ki önceden bu benim günlük sporumdu. Bende dün yazmayı planladığımı erken yatmak uğruna bugüne erteledim. 



     Kitabın konusu beni kendine zoomladı resmen. Kitap hakkında tek kötü şey ne duydum ne gördüm. Kitabın konusu da ilginç. Yani kaç tane hictorical romana modern çağdan transfer bi kadın gönderiyorlar ki. Durumun sırıtıp sırıtmadığını, kendimi adapte edip edemeyeceğimi çok merak ediyorum. Hayal kırıklığına uğramak istemiyorum. Son kuruşuma kadar kitaba yatırdığım bi dönem olduğu var sayılırsa kredi kartımın patlaması şaşılacak bi şey değil. Doğal olarak bu ay kredi kartımı ödemeyi başarır ve icra memurlarımı evde bulmazsam yapacağım ilk şey  gidip kitabı almak olacak. Kitabın kapağına gelirsek bayıldım mı ne. Eee nasıl erkekler güzel bi bacak görünce salya akıtıyorsa aynı doğal döngü kaslı erkek gördüğümüzde bizde de gerçekleşiyor. Kapaktaki erkekte de  gram yağdan eser olmayınca kapağa tav oldum. Yüzü tamamlama işi de bizlere kaldı artık.

     Ben bi unutkanım, şaşkınım. Bu yazıyı aslında tam olarak üç ay önce yazıp yayınladığımı düşünüyordum. Ama bi neler yazmışım diye bakınca fark ettim ki ne yayınlamışım, ne de yazıp köşeye atmışım. Çünkü filme on dört şubat sevgililer gününde gitmiş ve yazayım demiştim. Hatta yazdığımı bile düşünmüştüm. Meğerki sadece kafamda yazmışım ve yazdım zannetmişim. Çünkü ilk paragrafta şu yazıyordu şurada şunu demiştim falan dedim ama anladım ki her zaman ki ben. Beynim bazen garipleşiyor ki bu ara çok oluyor. Atmadığım bi mesajı ilk beyinde kurguluyorum işler listesine sokuyorum aradan vakit geçiyor ve ben karşımdaki şahıstan dönüt bekliyorum. Üzerine bana hala dönmedi diye çemkiriyor ve sonuç ben mesajı beyinde atmışım ama kaslarımı kullanmayı unutmuşum.



    Taşıyabileceğim kadar kitap aldım. Kıtlıktan çıkmış gibi saldırdım. Resmen bulduğumu sepete attım. Olay salında şöyle gelişti. Ben yine dün onu bunu yap diye yorgunluktan bayılır vaziyete geldim, akşamda iki adet olan kardeşlerimi kaptım konsere gittim. Eve döndüğümde ne kadar yorgun olursam olayım bi nete girmeden yatmama gibi bi huyum var. Efsane yorgun olmama rağmen yatağıma girip, laptopu kucakladım. Takip ettiğim bloglar ne paylaşmış diye bakarken gözüme benherneysemo`nun yazı başlığında yeni aldıklarım ve indirim kelimelerini yan yana görünce merak edip tıkladım. Ve Kiler marketlerindeki müthiş indirim haberiyle karşılaştım. Ne kadar teşekkür etsem az sayesinde yeni yeni güzel kitaplarım oldu.



    Bu hafta sonu koca kıçımı kaldırıp keman kursuna gittim. Dönerken de salına salına yürüyordum ki b baktım kiler. Bende dedim buradakine bi bakim. Baktım iyi şeyler var sırtta keman, çanta elde notalar bide kitapları tutmaya çalışınca olmuyor çektim bi sepet ve doyasıya karıştırdım. Ama seçip almak zorunda kaldım çünkü istediklerimin hepsini almam taşıma kapasitemi aşıyordu. Bende yedi kitaba indirgedim aklımda diğerlerinde kaldı.


                “Hepimiz aynı maddeden yaratıldık. Ama hepimiz eşit doğmuyoruz.”

      Sürekli olarak hayatın acımazsızlığından bahsedip duruyoruz. Başıma kötü bi şey gelse kader diyoruz. Kendimiz dışında herkesi her şeyi suçluyoruz. Bence asıl suçlamamız gereken biz insanlardan başkası değil. Çünkü tüm bunları bize yapan bizden başkası değil. Acımasızız… Birimiz bile sütten çıkmış ak kaşık değiliz. Kendimizi çıkarlarımıza o kadar kaptırmış durumdayız ki ne kendimize, ne de diğer insanlara ne yaptığımızın farkında bile değiliz. Farkına vardığımız tek şey para, popülarite, dedikodu…
     Düşündüm taşındım artık kitap tanıtımı da yapmak istediğime karar verdim. Yalnız bu tanıtımlar güncellikten, o hafta çıkandan ziyade benim almak istediklerim üzerine kurulu olacak baştan belirtmek istiyorum. E bende zaten yeni çıkanlarda gözüm olduğu için benim istediklerimi blogta not tutmam olarak bile adlandırabiliriz. Bu not tutma olayına da çok pis kafayı taktım yalnız. Patronumun körpecik beynimi not tutun, planlı çalışın diye yıkamalarından olsa gerek ki kendisinden bu aralar hiç haz etmiyorum. Bence adam yediğine içtiğine dikkat etmeli de neyse.


     İlk defa bi kitabın yorumuna bitmeden başladım yuh bana ama çok sıkıldım. Yazarın daha öncede kitaplarını okumuştum ama yok bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum. Tamam kitap çok kötü değil ama beni bi türlü etkisine alamadı, kitap bi türlü kendini bana okutmuyor. En sinir olduğum şey izlediğim, okuduğum, gittiğim, dinlediğim bi şeyi beğenmemek. Sonuçta vakit ayırıyorum ve memnun olmak istiyorum durumdan. Kitabın sonrası ne olur bilmem ama şimdilik ilk 170 sayfa beni içine almaya becerebilmiş değil. Hani bide yorum okumasam milletin güzel dediğini bilmesem başlamayacaktım ama yok yani ya harbiden çok yorgunum kafa patlatamıyorum, ya da bu tarz çok okuduğumdan fazlasıyla sıradan geliyor. İlk paragrafımı çok sıkıldığım 170 sayfamdan bildiriyorum. Devamını okuduktan sonra paragraf paragraf yazıp toptan yayınlayacağım. 



      Kitabı bitirdim ve ilk paragrafı yazmamın üzerinden iki gün geçti. Kitap daha sürünürdü ama yeni iki kitap aldım. Onları okumak ve yazmak için o kadar sabırsızlanıyorum ki -kitabı yarım da bırakırsam bi daha hiç bitiremeyeceğimi bildiğimden- hemen okuyayım de bitsin dedim. Eee ben kendimi tanıyorsam bitirir bitirmez yazmanın daha iyi olacağını düşündüm ve yazmaya koyuldum. Beğendiğim veya tam tersi beğenmediğim, kararsız kaldığım bi şey olsun olmasın hemen yazmayınca hem hevesim kaçıyor  hem de detayları bahsetmek istediğim şeyleri mutlak suretle unutuyorum.



     Yapmam gereken bi dolu işim var ama ben pazar pazar bildiğiniz tembellik yapıyorum. Zaten elime ne zaman laptop alıp ona buna bakim desem saatler geçmiş ve ben ders falan adına bi cacık yapmamış oluyorum. Yok yani plan program yapmakta bana yaramıyor. Üşenmedim gittim bi küçük ajanda aldım, içine gün gün neler yapmam gerekenleri yazayım dedim. bu noktada fark ettim ki ne yazdıklarımı o gün içinde yapıyorum-garanti sarkıyor bir ikisi- ne de ki en önemli kısım yazmayı unutuyorum. Azimle devam etmeye çalışıyorum ama bakalım sonu ne olacak.

“Life is what you make it.”


     Animasyonlara fena halde taktığım bu ara beğendiklerim hakkında bi kaç cümle kurmadan geçemez oldum. Etrafta dinlemekten yorulmayan kalmayınca bende burada yazmaya karar verdim. Bi oturuşta on beş yirmi animasyon seyretme kapasitesine sahip ben uzun bi yazı dizisi yapayım üşenmezsem her hafta bi tane animasyon tanıtayım dedim. Ama telaşa gerek yok üzerine çok yorum yazmadan yapıp arkadaşlarım gibi sıkılmanızı önlemeye çalışacağım.

     Bir Bridgerton Serisin sonuna gelmiş bulunmaktayım. Bu durum resmen evlat acısı gibi çöktü. Nasıl benimsemiş, nasıl sevmiştim onları. Kitap bitince pamuk şekeri elinden alınmış çocuk gibi pek bi mahzun kaldım. Duygusal bi tip olsam ağlar, en azından gözlerim dolardı. Allahtan sadece içim vakumlanmış torba gibi de dışıma yansıtmıyorum. Kitap tam olarak vize haftamda çıktı ve ben elimde okuduklarım var, bu kitapta bitince başkasına başlamam ders çalışırım dedim dayandım almadım. Tabi benim vizeler biter bitmezde maraton koşucuları gibi tek solukta kitapçıya attım kendimi.



     Kitap benim o ilk okuduğum Son Söz Aşkın üzerine okuduğum Yüreğe Söz Geçmiyo`da el kadar çocuk olan Gregory-büyüdü de aşık oldu- hakkında. Nasıl zaman geçti, kitaplar nasıl bitti bilmiyorum ama serinin sıkı takipçisiydim. Cebimdeki son parayla aldığım kitabı vardır. Tabi durum böyle olunca serinin sonlanması beni derinden yaraladı. Hem bu Gregory ne ara büyüdü. Daha düne kadar masada kardeşlerine bezelye atan haylazın tekiydi. Nasıl oldu, ne ara oldu bilmem –biz sevgili kardeşlerini okurken olsa gerek- adam aşı oldu çoluk çocuğa karıştı.



     Kitabın konusunu okuyunca fark ettim ki öyle heyecanla okumuşum ki kendime göre yorumlar çıkarmışım. Benim anladığım Gregory bi kızla evlenmek istiyor, ancak kızın arkadaşı duruma müdahale edince ona aşık oluyor. Anlayacağınız ben kafamda bi Antony hikayesi –çok sevdiğimden olsa gerek- yaratmışım. Bu yanlış anlama benim ilk olarak konuyu İngilizce okumamdan da kaynaklanıyor olabilir. Şayet Türkçe konuyu hala okumuş değilim. Ben böyle bekliyordum falan ama tabi kitabı almadan önce meraklarımı tatmin edecek bi kaç yorum okuyup asıl meseleyi öğrenip, kızmış, hayal kırıklığına uğramış olabilirim. Neden mi? Çünkü..




Erkek kardeşim Oscar töreninden çok önce kız kardeşimle bana bayılırsınız siz bu tip şeylere gelin bi kısa film var diye çağırdı. İstemeye istemeye izlemeye gittim, çünkü genelde popüler olan saçma salak videoları  -salak bi video popülerde olsa çok da güldürse izlemeyi sevmem- izlemem için beni çağırır. Açtı bi baktım öyle bi video değil ve ne oluyoruz demeden hikaye beni içine çekti.



Otobüste orda burada bi şekilde birilerini görüyoru etkileniyoruz bi daha görür müyüm acaba hatta keşk tekrar karşılaşsam falan dediklerimiz oluyo. Hikaye böyle başlıyo ve adam kızla tekrar karşılaşınca bi çok ergen için eğlenceli olan uçak yap at olayını adam kız ulaşma için kullanıyo. Ergenlikle bende uçak yapıp milleti rahatsız etmeye hatta fizik hocamı bile yolan geçene uçak atması konusunda ayartan bi tipken ilk defa gözüme basit kağıttan yapılan bi uçak bu kadar anlamlı geldi. Adam kıza ulaşmak içi rüzgarla boğuştu, kuşla boğuştu, en son kıyamadığı kağıdı attı peşinden gittiysede olmadı. Oha burada bitmesin derken bu kez kader müdahla etti. İlk izlediğimde içimi ısıttı, böyle bi aşka özendirdi. Film Oscar`ı kazandı, bende kardeşimin her çağırdığı videoyu izlemek için tıpış tıpış gidiyorum artık.

     Kız kardeşim “Bu film Ma Première Fois filminden daha güzel mutlaka izlemelisin.” sloganıyla yaklaşınca dayanamayıp izledim.filmi sevdim mi sevmedim mi pek anlayamadım nedense. Kız kardeşim çünkü yanlış sloganla girmiş meğer olaya. Ma Première Fois abartısız en sevdiğim filmlerden biridir. Şimdi en sevdiğim filmden daha güzelini beklerken aslında biraz benzerini buldum karşımda. Gerçi bu film 2010 yapım ama şuan Türkiye’de Aşka Yükseliş adı altında yeni vizyona girdi. Yazıyı yazmadan önce yorumları karıştırdım herkes muhteşem falan demiş ama ben hala kararsızım.  



     Filmin konusu :"Henüz lise çağında olan iki genç Hache ve Babi, birbirlerine tutkuyla bağlanacaktır fakat onların birbirinden önemli farklılıkları vardır. Çapkın bir delikanlı olan Hache, sıradan bir aileye sahiptir ve özgürlüğüne düşkündür. Daha zengin bir aileye ve rahat bir yaşantıya sahip olan Babi için ahlak değerleri ön plandadır. Babi’nin masum yaşantısına dahil olmaya çalışan Hache, başlangıçta kendisinden nefret edilmesine sebep olacak fakat ısrarı büyük bir aşkın doğmasını sağlayacaktır. Onlar için bu aşk, hayatlarında bir ilk olacaktır. Ancak iki sevgilinin ailesi, bu ilişkiye karşı çıkacak ve yaşadıkları aşk zaman zaman çıkmaza girecektir." olarak geçiyo. Bense bu tabıtım kısmına pek katılmıyorum. Bi kere Babi çok da ahlak düşkünü bi tip gibi gelmedi bana. Bence sadece patlamak için zamanını bekliyomuş. Hache de sıradan bi aileye sahip falan demişler sıradan aile anlayışlarını pek kavrayamadım. Çocuğun anasının karıştırdığı haltlar, ailedeki ev falan pek de sıradan tanımına girmiyor. Yani konuda yansıtıldığı gibi zengin fakir çatışması dramı falanda yok.


Kitap mı okusam, film mi seyretsem diye düşünüp dururken aklıma bi yazıda okuduğum ama izlemediğim bi film geldi. Zamanımı filmden yana kullandım ve kesinlikle pişman olmadım. Bi kere film benim en sevdiğim şey olan yemek hakkında daha ne olsun. Yinede izlerken oyuncular iyi en kötü sıkılırsam kapatırım dedim. Neden aklımda şüphe vardı henüz onu da çözebilmiş değilim ama ne zaman bi filme kitaba başlasam kocaman bi beğenmeme endişem oluyo.



Biyografi filmlerine bayılırım. Bi kere izledikten sonra kesinlikle aklınızda bi çok detay kalır ve oyuncular ister istemez hareketlerini, mimiklerini taklit ettikleri için sanki gerçekten gözlerimin önünde yaşlanıyolarmış gibi gelir. Bu filmde de Julia Child`ın bi nevi biyografisi gibiydi. İki doğru hikaye ve iki kadını anlatıyo. Farklı zamanlarda, bambaşka karakterlere sahip iki kadının zamanın ötesinde birleştiren bi yemek tutkusu.