Listelere hasta bi tipimdir. Sürekli lista yaparım ama sonra bırakın kontrol etmeyi varlığını dahi hatırlamam. Ama her yıl yaptığım listeler fix menüdür. Ama gelin görün ki bir arpa boyuilerleyememiş bi halde yılların eskimeyen başarısızlık listemdir.
Bu sene iki listem var. Biri yapmak istediklerim biride yapmaya cesaret etmem gerekenler.



      Kitap elimde toz bezi oldu. Uzun zamandır ilk defa bi kitabı böyle uzun bi sürede okuyup bitirmeyi beceremedim. Okul, projeler, iş, kurslar derken ne olursa olsun fırsat yaratıp kitabı bitirmek için yırtınan ben bu kitapta öyle bi çaba harcamadım. 


     Kitaba ödevimi tamamlamaya çalıştığım uykusuz bi gecede yatmadan önce bişeyler okuyayım psikolojisiyle başladım. Bi yirmi sayfa falan okudum. Üşenmedim not aldım olaya hızlı girdi akıcı sanki diye. Ama sonra o akıcı dediğim kitap gitmedi bi türlü. Bana bu ara harbiden bişey oldu galiba. İçinde aşk geçen tüm kitaplar canımı sıkıyor beğenmez oluyorum. Halbuki en sevdiğim tür.


     Zevkli olan her şey günah. Ne zaman bi çıkıntılık yapsam aklıma gelen bu. Ve bu adamlar cidden Günahkarlar. Ve ben bu adamlara bayıldım. Her biri birbirinden sevilesi, tapılası. Baştan çıkaran, hayaline dokunmak gibi bişey. 

            Kaçak Yolcu`yu tek bi cümleyle tanımlarsam ”Nutella gibisin”!!!!!


       Kaçak Yolcu bende ismi gibi bi kaçış oldu. Bela, uğursuzluk, talihsizlik, kader ne dersen de bende bunlardan çok.  Proje ödevimi yumurta kapıya geldi durumuna getirdim tabi ki. Ve işler sürekli ters gitti. Bir noktalı virgül yüzünden oluşan hatayı bir buçuk saat aramam üzerineyse ağladım. Yedek almadığım için, giden kodların arkasından kahroldum. İşte bu noktada kafayı sıyırmamak içinse Kaçak Yolcu`ya sarıldım. Bela, uğursuzluk, talihsizlik, kader ne dersen de bende bunlardan çok. 

          Kitap uzun zamandır elimde, ama  seriye sekizinci kitaptan başlayan yayınevine inat beklettim beklettim ama sonunda dayanamadım okudum. James Mallory`in hikayesi ise en çok merak ettiğim hikayeydi. Kaçak Yolcu`yu okumadan çok önce okuduğumdan bu kitabı sayesinde James`in hikayesini az çok öğrenmiştim. James Mallroy`in evliliğinden sonra seri birden Mallory-Anderson serisine döndü. Andersonlar beş erkek bir kız kardeşler ve tahmin edildiği gibi James kızı kaptı.


           Bu kitapta James`ın kayın biraderi Drew`in hikayesini okuyoruz. Gabriella Brook annesi öldükten sonra açık denizlerde ticaret yapan babasını bulmak için denizlere açılmasıyla hikayeye start veriyor. Babansı bulması baya macerayla gerçekleşiyor ve sonunda ne gördün tüccar baba olmuş korsan baba. Adam meğer yıllardır karısını ve kızını toplumun baskısından korumak adına yaptığı işi saklıyormuş. Bi kaç yılı babasıyla geçirdikten sonra adamın kafasına dank ediyor kızının evlenmesi gerektiğini ve kızını paket yapıp ona borcu olan korsan arkadaşı James Mallory`e postalıyor. James ve eşi burada sahneye giriyor. James`in eşi onu ziyarete gelen kardeşi Drew`le seyahate çıkacakken kapılarına gelen kızla ilgilenmek zorunda kalıyor ama James gidemedi diye üzülen karısına kıyamayıp hiç anlaşamadığı kayın biraderini kalmaya ikna ediyorlar. Drew partilerde bayanlara James yerine eşlik etmek zorunda kalıyor, çünkü korsanımız böyle ortamlara gelemiyor. Gab`le Drew birbirinden kaçmaya çalışıyo ama yok. Sonunda Drew kızın evlilik listesinde birinci aday oluyor ama adam oralı değil. Şayet kızı sadece sevgili olarak istiyor ve o bi korsan olduğuna göre masum bi kızda değil hani. Kızın başkasıyla evlenmesine de dayanamayıp kızın korsan babasını ortaya atınca kızın tüm evlilik şansını da öldürüyor. 


        Fantastik bana iyi geldi. Uzun zamandır o kadar çok aşk okudum ki kusma noktama geldiğimi fark etmemiştim. Okuyorum okuyorum kitapları beğenmiyorum. Ama haksızlık ettiğimi de biliyorum. Bu yüzden uzaklaşmak için sipariş verdiğim Gölge ve Kemik yıllarca çikolata yememiş bi insana nasıl gelirse bana da öyle geldi.


          Seninle Başım Dertte kitabını okuduktan sonra bu Mallory ailesine bayılıyorum. Kız bu kadar harika akrabaları olduğu için gerçekten çok şanslı. Tabi okurken en çok iki bekar çapkın dayısının hikayesini merak etmiştim. Özellikle Regina`nın en sevdiği dayısı Antony`i. Zaten uzun bi seri olup yurt dışında 10 kitap basılmışken, bana sadece yayın evinin Antony`in hikayesini basmalarını beklemek kalmıştı. Kitap sonunda çıktı ama ben bi türlü alamadım. Sonunda  Antony`in hikayesine kavuştum.  Kitap elimin altındaydı ama bu kez de bi kaç sayfa okuyup olayları yanlış anlayınca hevesim kaçtı ama sonuç olarak okudum.


       “Bunu senden beklemezdim!” lafı varya biri çevirsin yazara twit atıcam. Kasey Michaels  Daughtry Ailesi serisini ilk iki kitapla bana çok sevdirmişti ama son kitabıyla hayal kırıklığını bırakın, acaba yazarın okumayı söktüğü zamanlardan kalma bi yazısı mı diye düşündürttü. Ağır eleştiriyo olabilirim ama derin hayal kırıklıkları içerisindeyim.


      Daughtry Ailesi amcalarının ölmesi üzerine Rafe Daughtry`nin dük olması ve ikiz kız kardeşleri Nicole ve Lydia`ya sahip çıkmak üzere savaştan dönmesiyle başlıyor. Rafe kendine çocukluk arkadaşıyla mutlu mesut bi yuva kuruyor ilk kitapta. Ve yazar öyle bi çekici yazmış ki satırlar akıyor. İçine bide polisiye olaylar koyup merakı da kabartıyor.  Sizlerde ikiz kardeşleri merak etmeye başlıyorsunuz çünkü kitapta doğal olarak sıkça geçiyor.

      Her yıl liste yaparım kendime. Ama geçen sene yayınladığım 2013 yazısıyla listemi değiştirmiştim. Gerçi hala liste yapıyorum ama bide toplumun ve benim kendime çizdiğim sınırların dışında bi liste yapmaya başladım. Bu benim özgürlükler listem. Hani aklınızdan geçirip yapmak için deli olduğunuz anacak bi türlü kendinizden sıyrılıp yapmaya cesaret edemediğiniz liste.


      Geçen seneki liste maddelerimin kritiğini yapmak istiyorum. Böylece 2014 listem için eski defterleri kapatmış olurum.  İlk madde numara verme olayıymış. Evet hala yapamadım. Hatta isteseler de yapamadım. Neden derseniz aklım o arapsikopatça çalışmaya başlıyor. Tanımıyorsun etmiyorsun, ya sapık katil çıkarsa. Ya gece bi yarısı uykunun güzel kısmında arar uyandırır sende psikopata bağlayıp çocuğu kesersen. Uyku değerli sonuçta…


      Ahhh galiba aşık oldum. Ne galibası yaa ben kesinlikle aşık oldum. Sağolsun Jamie Mcguire yazdığı her karaktere beni aşık etmekte usta. Yazarın ilk olarak Tatlı Bela kitabını okuduğumu ve adama deli divane aşık olduğumu söylemiştim. Ayaklı Bela`yı da okudum ama laf aramızda tembelliğimin kurbanı oldu. Ama Araf`ı tembellik kurbanı etmeden hemen yazmak için bilgisayarımın başın kuruldum. 

     İskoçyalı`nın Kollarında`yı okumuştum. Bi kaç beyaz dizisini okumuştum. Ama Maya Banks`tan bu performansı beklemiyordum. Sıcak çıktığı andan beri okumak istiyordum ama okumasam da olurdu hani. Ya erotizm türünde kitaplardan fena halde sıkıldım değişikliğe ihtiyacım vardı ya da kitabı gerçekten beğenmedim.


      Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse Gabe adında zengin yakışıklı bi iş adamı var. Bunun bide Jace ve Ash adında da çok yakın arkadaşları ve iş ortakları var. Bide bizim bu Jace`in onlardan on dört yaş küçük kardeşi Mia var. İşte filmin can alıcı kısmı da burada. Mia adama aşık, adam yıllardır kızı istiyor ama büyümesini bekliyor.


     Gabe Mia`nın büyüdüğü kanaatine varınca Jace`den gizli kızın aklını çeliyor. Onun asistanı olmasını sağlıyor. Tabi önüne cinselliğe dayalı bide anlaşma koyuyor. Biz Elli Tonda Ana`ya o kadar laf ederken bu yılladır beklemenin heyecanıyla hemen kabul etti. 

      Bekledim bekledim ve sonunda muradıma erdim. Kitabı başladığım gecenin sabahı bitirdim. Çünkü lanet olası kitap sürekli merakınızı kamçılıyor. Okurken kafamda ki tek belirgin soru America Aspen`ı mı,  Maxon`ı mı seçecek. Bu arada olan olayların, isyancıların falan yaptıklarıysa teferruattı. Çünkü açık açık söylüyorum ben kitapta sadece kimim seçileceğini merak ediyorum. Çünkü hatunun kafası fena halde karışık.


      Beni Seç `den sonra kitap bittiği yerden başlıyor. Beni Seç`de ilk önce kızı onun iyiliği adı altında bırakan, ardından saraya muhafız olarak gelen Aspen olayları karıştırmıştı. Çünkü tam America Maxon`a karşı bi şeyler hissetmeye başlamışken Aspen`ın olaya maydanoz olmasıyla okuyucuda America`da iki arada bi derede kaldı.  Durumda sanki Maxon kendine eş değil de, America prenses olmuşta kendine eş seçiyor durumuna döndü.

     Kitabı ben yazmadım ama ben yazmış kadar benimsedim. Asude ile Tüyap kitap fuarında tanıştım ve kitabımı imzalattım. İtiraf ediyorum bu benim kendim bizzat imzalattığım ilk kitabım sırada bekleme işinden nefret ediyorum. Bu kez bekledim ama vizelerim vardı ve eve gidip çalışmam lazım ama bi dolu sıra vardı. Ama Asude beni kırmadı ve hemen imzaladı. İşte kalbimde taht kurduğu an. Öncesinde kitap tanıtımını görüp face sayfanı bulmuştum. Baktım Face`de ki sayfasından hikaye yazarken keşfedilmiş, daha önce yazdığı iki kitabı(hikaye diyesim gelmiyor harika kitaplardı) hemen okudum. Sıra beklemeyi göze aldığımı düşünürseniz bayıldığımın farkına vardınız demektir.


      Türkler tarihi aşk romanı yazamaz diye düşünürken Rita Hunter (Zeynep Avcı) ve Asude sayesinde ne kadar yanıldığımı gördüm. Asude bi çok yabancı yazara taş çıkarmış. Nasıl Judith` i, Julia`yı, Lisa`yı düşünmeden okursam onu da artık düşünmeden okurum. Gül ve avcı gerçekten çok güzeldi. Hem konusu, hem dili, hem de kapağı. Hatta kapağı efsane… Favori kapaklar listeme resmen bir numaradan giriş yaptı.

        Yine Pucca, yine ben, yine kahkaha, yine gözlerin dolması. Galiba Pucca`yı okuyup tek gözleri dolan mal benim. Hem gülmekten hem üzüldüğüm için. Bu acıma hissinden dolayı falanda değil. Bi şeyler içimde tanıdık geliyor. Farklı durumlar aynı his gibi. Yoksa annem ne beni terk etti nede sevsem mi nefret mi etsem bilemiyorum. Ama bi şeyler Pucca`da farklı işliyor. Beynim sanki o kitap sadece bana özel yazılmış, karşıma geçmiş başına gelenleri anlatıyor gibime geliyor.


       İlk depresyon halindeyken alıp iki kitabı hızlıca tüketmiştim. Üçüncü kitabı o kadar çok bekleyip Ankaralı öküzüne o kadar çok  kızmıştım ki… Ama yine dayanamayıp şu görme engelliler için sesli kitap olayında istediğin kitabı seç dediklerinde ilk tercihim Pucca oldu. O daracık odada sanki o satırları ben yazmışım gibi resmen ruhumu katarak okudum. Ağız dolusu küfür ettim, kendimi tutamadım güldüm… Ve sonunda Ceri ile hikayesini okuyabildim.


        Ve Geri Kalan Herşey`de Ceri`nin ortaya çıkması itibariyle Ceri taraftarı oldum birden. Pucca`nın haksız olduğunu bilsem bile ama bu Ceri modundayım. Çünkü o göt heriflerden daha çok seviyor gibime geliyor. Sinirli, bazen de öküz olsa da bence bu kızı harbiden seviyor. Ceri`ye dair sinir olduğum tek şey şu yaş olayını kafaya fena halde takması. “Anladık kızdan büyüksün de zorlasak bile babası olacak yaşta değilsin fazla abartmıyor musun?” diyesim geliyor.

    Kötü karakter çekiciliği diye bişey var. Ben öyle iyi insan daha doğrusu iyi olan erkek karakter sevmiyorum yaa. Böyle iyi kalpli olunca, kadını çok düşününce gözüme pek bi ezik, pek bi sümsük gözüküyor. Tabi seri katilde istemiyorum. Gerçi Klaus katilin teki ama sonuçta vampir adam öldürmeyip ne yapsın, aç mı kalsın?


      Şimdi  The Vampire Diaries`ı duymayan yoktur. 3 5 sezondur ekranlarda. Bende oturup adam akıllı izlemiş değilim ama yazları tekrarlarında baştan sondan ortadan yakalayıp izlemişliğim var. O yüzden olaylara çok yabancı değilim. Diziye dair söylenebilecek şeyler Salvator kardeşler çok seksi ama Stephan sümsüğün teki. Gerçi kanın tadına baktıktan sonra daha bi hoş olmuştu ya neyse. Elena derseniz ilk defa hiçbir kıskançlık duymadan bi karaktere bu kadar uyuz oluyorum. Ben böyle avam Kezban karakter görmedim. Tabi hatunun taş gibi olduğunu fiziğini deli gibi kıskandığımı kesinlikle belli etmeye niyetim yok.

       Tüyaptan aldım ve vize haftam biter bitmez kulemi okumaya başladım. İlk tercihimdi. Sebeplerine gelirsek kapağı çok iyi yaa. Kırmızının tonu, kadının elbisesi, saçı başı her şeyi. Kapağa aşık oldum ben kesinlikle. Ve kadın karakterin tipiyle de kapak çok uygun, cuk oturmuş.


        Gelelim kitaba. Kitap öyle hızlı bi giriş yaptı ki, “wuhuuu harika bi şey geliyor” dedim. Kitap ilk sayfa ile olaya daldı. Kadın karakter Sarah Hamilton Amerika’dan babasın ölümü üzerine kalkıp lordların cirit attığı İngiltere`ye geliyor. Babası ölmeden önce son nefesini vermeden aklına kızını düşünmek gelmiş. Ölünün arkasından böyle konuşulmaz ama adam hayatı boyunca kızını hiç düşünmemiş. Ölürken düşüneceği tutmuş ve abisi Westbrook Kontu`nun yanına gideceğine dair söz verdiriyor. 

Ne zaman D&R da dolaşsam itiraf ediyorum erotik kitap bölümüne de göz atıyorum. Lulu ısrarla karşıma çıkıyordu ve sonunda aldım. Toplumun nasıl olduğu bilindiği için bunu alırken yanımda utanıp sıkılıcak kimseyi getirmedim tek başıma aldım çıktım. Kapak falan bişey değil zaten. Arka kapakta da konu şöyle böyle verilmiş ki şahin göz değil millet on metre ilerden görsün. İnsan yaşamın her sürecini konuşmak bana doğal gelirken toplumun her kesiminde aynı karşılanmıyor durumlar. Ayıp diye kapatılıyor. Leylek hikayesi bi şekilde çocuklara yedirilmeye çalışılıyor. Ben bu hikayeyi yemeyince annemin nasıl paniğe kapıldığını hala hatırlıyorum. Sonunda annemin kankası baban annenin karnına yumurta koydu o yüzden karnımız şişiyo siz doğuyorsunuz demişti. Çünkü onunda o ara karnı burnundaydı. Yumurta mantığıma çok yatmasa da  leylekten daha çok tatmin etmişti. Gerçi yumurta nasıl karnına giriyor diye az kafa patlatmadım değil. Şimdilerdeyse yumurtadan hiç haz etmiyorum. Sebep hikaye değil. Haşlanmış yumurtanın içinden civciv falan çıkar diye fana korkuyorum.


       

       Hasta olduğumu söylemiştim dimi. İşte bu iyileşme evresinde bi yazarla tanıştım. Öyle nette beyaz dizi vs. bakarken sık sık Fatih Murat Arsal kitaplarına rastlıyordum. Kitap tanıtımıdır, paylaşımıdır vs. ben Türk yazarlardan hala yaşayanları çok okumam yani bi elin parmaklarını geçmez. Şunu iki el yapsak daha iyi olur sanırım. 


     Ben Türk yazar okumam, şimdi entel entel aşk yazmıştır, yukardan yukardan atmıştır, betimlemeye, psikolojiye, kişisel gelişime bağlamıştır diye düşündüm. Ya bizim yerli yazarlarla derdim yokta lisedeki zorunlu eserler yüzünden sevdiğim üstat yazarlardan bile soğudum. Yani anlayacağınız benimki tamamen önyargı.



       Sınavlardan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Ya da hasta olmaktan. Ya da kıştan.. Hepsi tek başına aylarca sürebilecek depresyon sebebi. Üzerine bide laptopumu kız kardeşime kaptırınca masa üstüyle başbaşa kaldım. İki koca hafta tablet elime japonla yapıştırılmış gibi gezdim. Masaya otur pozisyon al ve bilgisayarı kullan. Bilgisayara aldım o da bildiğiniz bozuk çıktı. Dünyanın parasını ver o da bozuk çıksın iyi mi? Değiştirme telaşı yaşa. Üzerine bide aldıktan üç gün sonra sınavlarının olması. Tek satır bilmeden php sınavına girmem. Ve hazin sonum bildiğiniz koca bi sıfır.


        Tabi bide vize öncesi bir hafta okula gidemedim. Hastalıktan gebermek ne demek işte o z aman öğrendim. Dört gün boyu bilinçsizce uyudum. Kendime geldiğimde de boğazlarıma birisi işkence yapıyordu resmen. Hastalığın güzel kısmıysa iyileşme döneminde film ve kitabın dibine vurmam. Tabi üşengeç ben tek satır yazmadım.


      Aşk hayatımın kurak geçtiği dönemde filizlenen canlı parçasına işkence yapılmasına ne demeli peki. Koca şehir yaa. Koskoca şehir. Birini aklımdan geçiriyorum ve iki yıldır narkoz yemiş kalbim insani duygulardan hoşlanma belirtisiyle kendine geliyor ve bam. Olmadık yerde olmadık bi zamanda karşına geçmişten öküz çıkıyor. Adam resmen platonik kaderim ya. Evren benle dalga geçiyor. Can sıkıntısını benimle gideriyor. Beynimde başkasını geçirmem bile adamı bana çekiyor. Gerçi onun umurunda bile değilim ama karşıma çıkıp aklımı bulandırmak zorunda mı? Fazla sadistçe değil mi?


       E bide tüyap geldi geçti. Ayağa kalkar kalkmaz soluğu orada aldım. Fiyatlar bazı yayın evlerinde iyi bazıları her zamanki gibiydi işte. Fuardır ucuz kitabın dibidir diyemicem. Çünkü alırken ucuza aldım hehehe diyordum ama eve gelip netten hesaplayınca hemen hemen aynı para. Bi kargo bekleme sıkıntım olmadı. Onun yerine tıkış tıkış metrobüs ve ağır yüküm oldu. 


       Tüyap`ın en iyi yanıysa hastayken Asude  ve Fatih Murat Arsal kitaplarına rastlamamdı. Netten hikaye yazarken koca koca kitaplar yazıp sonunda yayınlatmayı başarmışlar. İşte Tüyap`a gittiğim günde imza günleri olunca kitabı alıp imzalatabildim. Asude cidden çok harikanımsı bi insandı. Sınavlarım yüzünden hızlıca alıp çıkmam gerekiyordu. Ama sağ olsun kendisi geldikten sonra beni kırmayıp hemen kitabımı imzaladı. Ve o gelene kadarda çok şeker insanlarla tanıştım sırada. Dip not vermem gerekirse bu benim imzalattığım ilk kitap. Hiç böyle şeylerle uğraşmayan ben nette yayınlanan hikayelerine ve Facebook`daki sıcak tavırlarına bildiğiniz tav oldum.


        Artık kime ne yaptım bilmiyorum ama fena halde beddua etmiş bana. Tüm yıl hasta gezdim. Neye elime atsam sonu boka sardı. Yaa bankada iki saat beklenir mi ben bekledim. Bu da yetmedi şanssızlığım bulaşıcı oldu. 


      Evet fark ettiyseniz mevsimsel depresyondayım ama sağlam sebeplerim var. E bide kız kardeşim yok. Benim güzel öküz başlı antilobum. Koca odada tek başıma kaldım. Yalnızlıktan ölmek üzereyim. Erkek kardeşim kendini odaya kapatıyor. Ders çalışıyor diye ona da dokunamıyorum. Kardeşimi özledim diye salya sümük ağlayacağım. 


     Bildiğim bi tek şey varsa o da beynimin içini ve bazen olduğundan şüphe duyduğum kalbimin için mikserle çırpılmış gibi…


        Zaman akıp gidiyor. Okul, iş, kurslar daha bi çoğu.. Hayattan zevk almayı bırakıp sürekli yetişmemiz gereken bi yerlerimiz, çeşitli sorumluluklarımız oluyor. Ödevler, proje zımbırtıları, şanssızsan devlet dairelerine düşen işler.. Bunlar bi türlü bitmek bilmiyor. Sürekli şu saatte kalkmalıyım, şu saatte şu otobüse yetişmeliyim ama trafik var daha erken, ama sıra vardır daha erken… Alışveriş yaparken bile şu saatte çıksam daha tenha, şu gün şunu yapsam sürekli plan sürekli plan.


     
       Kast sistemine göre maddi durumum 5 ve 6 arasında gidip geliyor bi kaç aydır. Kız kardeşim şehir dışında okul kazanınca dolabımı sırtına yükleyip gitti. Ee tabi bide kredi kartımın limitini. Zaten kredi kartım hiç bi zaman limitini ful doldurmadan bir ay geçirmiyor. Bu yüzdende  kitap alacak kuruş paramın kalmadığı çok oluyor. Evde son sayıma göre 82 tane okunmayı bekleyen kitabım var. Kitap alma fetişisti olabilirim. Alıp beklettiğim çok kitabım var. Süreklide kitap çıkınca ya param ya zamanım olmuyor. Tabi ben üç aydır 5-6 arası gidip gelirken Beni Seç`i almayı unuttum. Alınca da bir ay okumamı bekledi. Herkes o kadar çok bu seriden bahsetmişti ki çok istedim almayı alınca da hevesim kaçtı. Ama bir ayımı çöpe atmışım bildiğiniz.


     

      Bayramınız kutlu olsun. Geçen bayramı es geçtiğimi biliyorum ama bu bayramı da es geçmek istemedim. Bayram her insan için farlı şeyler ifade eder ama benim için genelde tatili ifade ediyor. Bundan çok hoşlandığımdan değil.  Tüm yakın akrabalarım başka şehirlerde olduğu için bayramlaşma telefonla kuru kuru oluyor genelde. Bayramlaşma kavramıysa anne baba kuzenine gidelim ki küçüklüğümden beri bunlardan da genelde yırtardım. Tek ve vaz geçilmez bayramlaşmam komşularla olan. Kahvaltıdan hemen sonra tüm komşuların elini tek tek öptüğümü bilirim. Yakınıyor falan değilim. Sadece komşulardan ziyade bayramda dede, amca, dayı, teyze ile bayram kutlayamadığım için galiba kendimi buruk hissettiğim oluyor. Tabi bu genelde bayramın ilk günü. Sonrasında geçiyor gibi.

 

     Sevdiklerle bayram kutlamak nedir pek bilmem.. Ama dedeniz, teyzeniz, amcalarınız yakınlarınızdaysa oflanmadan gidin derim. Çünkü bunu yapamamış benim gibi insanlar sizin bu sahip olduğunuz şeyler için gözü düşerek bakıyor olabilirler. “Gezmeyi sevmem ne  o herkesle bayramlaşmaya mı gideceğiz ben evde yatsam olmaz mı*” az olan akraba gezmelerim için bile bende sıkça kullanıldı. İki yıl önce köye gidip dedemin elini öpebilme şansına eriştim. Şans diyorum çünkü o bayram unutulmazlarım arasında. Bol şeker çikolatadan ziyade ilk defa bayramın dört günüde insanlarla bayramlaştım. Köyde gezmedik yaşlı bırakmamıştık. Ne bilim böyle sıcak ve sanki daha bi gerçekti. İstanbul`da daha önce pek yaşamadığım bişeydi.  

      Bayramın tatil boyutu da tabi ki yadsınamaz. İlk defa biricik kardeşimden uzak kaldığım için bayram tatilini iple çektim. Hatunu resmen sömestra kadar zor göreceğim için yetkililerden bayramı bi kaç gün daha uzatmasını bile isterim. Zaten okul iş derken ne uyuyabildim ne dinlenebildim. O yüzden bu bayram tek isteğim bolca dinlenmek gezmek. Tabi benim iki küçük kardeşimle.

      Herkesin kurban bayramı kutlu olsun. Keşke bu da ramazan bayramı olsaydı da etrafta bu kadar çok et olmasaydı. Et yemeyen biri için her yerin buram buram et kokması hiç hoş olmasa da dayanıyorum. Umarım benden çok çok daha şanslısınızdır ve tüm sevdikleriniz ve aile büyükleriniz yanınızdadır. Herkes kendisin de olmayanı ister ya benim ki de o hesap.  Mutlu güzel bol kahkahalı şekerli bayramlar.  Yine uzun yazıp sıktım sizi dimi =)

      Gratis`de on liralık Dove ürünüe on liralık D&R hediye çeki verdiklerini duyar duymaz gidip ihtiyacımda olan bi kaç bişey aldım. Tabi çekimi de anında D&R`a giderek kullandım. Yeni çıkan ve harika bi kitap olduğunu herkesin söylediği Dublin Caddesinden başka almayı aklımdan geçirdiğim kitap yoktu. Nasılda uzun salak cümleler kuruyorum. Ama beni bilen biliyor kitap çok seviyorum, hele indirim ve bedavaya gelen şeylere bayılıyorum. Kişiliğimin pis yönlerini de ortaya döktüğüme göre hemen kitaba geçeceğim.



      Kitabın ana karakteri Jocelyn`in annesi, babası ve küçük kız kardeşi o henüz on dört yaşındayken bi kazada hayatlarını kaybediyorlar. Amcası zahmet edip kızın sorumluluğunu üstlenmeyince Joss koruyucu ailelere veriliyor. Ailesinin ölümünü bi türlü kabullenemeyen Joss gününü gün edip asi ergen moduna giriyor. Bi sabah tanımadığı iki erkekle uyanınca duruma dur demenin vakti geliyor. Geçmişini arkasında bırakıp kendini İskoçya`ya atıyor. Edinburgh'te üniversiteyi bitiriyor. Ev arkadaşı eğitim şart deyip doktora yollarına Londra`ya gidince yalnız yaşamak istemeyen Joss kendine yeni ev arıyor.


       Joss kendine ev ararken bi anda kendini Braden`ın kollarında buluyor. Tabi benim dediğim gibi pat diye değil. Oldukça parası olmasına rağmen vicdan azapları yüzünden parasını harcamayan Joss sonunda paraya kıyıp kendine Dublin caddesinde bi eve ev arkadaşı buluyor. Burada işe ev arkadaşı olan Ellie dahil oluyor. Ellie bizim Braden`ın da kız kardeşi olunca Joss`la Braden başlıyorlar köşe kapmaca oynamaya.


       En sevdiğim kısımlarda Braden ve Joss`un ikiliye başlamadan önceki atışmalarıydı. Bol bol güldüğüm yerler oldu. Adam da kızda fazla sivri dilli ve elektrik yüklüydü. Kitap boyunca bi çok duygu hissediyor insan. Ama en çokta içini ısıtıyor. Zekice atışmalar hep hoşuma gitmiştir ve burda da bol bol var. İlişkileride öyle uzay mekiği havasında değil de daha çok dünyalı gibi. Tabi bunların anlaşmalı bi ilişki yürüttüğü göz ardı edilirse.


          Joss`un korkuları o kadar hat safhada ki insanları sevmeme konusunda son derece dikkatli davranmaya çalışıyor. Tabi bunu içinde kendi hayatında ki insanları feda ediyor. Kimseye yaklaşma, kimseyle sırlarını paylaşma… Bu da ailesi öldüğünden beri onu gitgide yalnızlaştırıyor. Düzenli bi ilişki, evlilik, çocuk, aşk ise en büyük korkusu oluyor. Ehh bunun ceremesini çekmekte Braden`a kalıyor.


           No Strings Attached veya Friends with Benefits filmlerini izlemişsinizdir. İşte burda da temel prensip bu. Sekse evet ama bu aşk ve bir ilişki değil. Tabi bu birbirine bu kadar çekilen çiftlerde tıpkı filmlerdeki gibi yürümüyor. Zaten yürüyeceğini düşünmeleri hata. Birbirini görür görmez üzerlerine atlama dürtüsüyle uzak durma planı pekişe yaramaz.


         Kitapta bi de Ellie ve Adam aşkı var. Adam kim nerden çıktı derseniz de Braden`nın en yakın arkadaşı. Bir kız kardeşle yakın arkadaş aşkı olmazsa olmazlardandır. Adam bişeyler hissetmesine rağmen arkadaşımın kardeşi der susar. Kızda çıkıp ya benim olacaksın ya kara toprağın diyemeyeceğine göre anca uzaktan uzaktan göz süzüyor. Ahh bee bunları okurken ne üzülmüştüm.


        Joss kendine bi sevgili bi de arkadaş buluyor. Üzerine bonus bide aile. Tüm bunlar tabi kızın bünyesine fazla ağır geliyor ve bocalamaları ürküp kaçmaları mevcut. Ama ben kıza hak veriyorum. Herkes acısını aynı şekilde yaşayamaz ki. Acıyla yüzleşmek zordur. İnsan kendini üzen şeyler karşısında zarar görmemek için ister istemez kendini kapatıyor. Herkesin savaşacak gücü olmaz ki. Hem kendini koruma dürtüsü bazen dışardan kaçma gibi görünse de aslında kaçıştan çok erteleme… Felsefe yide yaptığıma göre artık sonuç kısmına geçebilirim.


       Biliyorum pek parlak bi yazı olmadı ama yorumun ikinci yarısı iki hafta sonra yazılınca bi gariplik ister istemez oluyor. Ama sizlere tek tavsiyem benim bu yazıma bakıp almaktan sakın vaz geçmeyin. Hatta bence en kısa zamanda alıp okuyun. Çünkü ben açık ve net çok sevdim. Hem Ellie`nin başına ne gibi şeyler geldi bilmeniz lazım. Braden`ın nüktedanlığıyla tanışmanız lazım. Joss`u okuyup insanın gerçekleriyle yüzleşmesini görmeniz lazım.. Benden bu kadar umarım keyifle okursunuz…

Dinlediğim şarkı ise...